İslam Akidesi
  LA İLAHE İLLALLAH
 

LA İLAHE İLLALLAH

........ şehrinden, bana mektup yazan bir kişi açıklanmasını istediği bir konudan bahsediyor. Daha sonra cevabını gönderdiğim mektubun bir kısmı şöyle idi:

“... Kim la ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) derse cennete girer” hadisi, sırf Allah’a inanmak ve O’nun birliğini ikrar etmkle beraber, Peygambere inanılsın ya da ianılmasın cennete girileceği gibi bir anlam ifade ediyor. Halbuki Kur’an’da birçok ayette peygamberlere imandan önemle bahsedilir. Hatta Kur’an’a göre insanın peygamberlere inanmadan hidayet bulması veya o hal üzerine ahirette bir mükafata kavuşması mümkün değildir. Bunun yanında bu hadiste, insana salih amelde bulunma zorunluluğu da getirilmiyor, cennete girebilmek için. Halbuki salih amel, imandan bir bölüm olmamakla birlikte, onsuz kurtuluş yoktur. Kur’an’da, kıyamet gününde, Allah’a olan imandan doğan salih amel getirenin kurtuluş, af, cennet gibi nimetlerle mükafatlandırılacağı bildiriliyor. Kur’an’ın birçok ayetinde bildirilen esas şudur:

“İnanıp salih amelde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokacağız...” (Nisa: 4/57)

“... Kim Allah’a inanır ve salih amel işlerse (Allah) onun kötülüklerini örter ve onu, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar...” (Teğabün: 64/9)

“İnanan ve salih amel işleyenler de halkın en hayırlılarıdır. Rabb’leri katında onların mükafatı altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” (Beyyine: 98/7-8)

Görüldüğü gibi yukarıdaki hadis ile ayetler arasında bir çelişki var. Siz konuyla ilgili olarak neler düşünüyorsunuz? Bana yazarsanız memnun olurum...”

Ben, bu mektubu yazan kişiye kouyla ilgili olarak şunları bildirdim: Konunun esasını ve hataları araştırmaya girmeden önce düşüncenize yerleşmiş olan, hadis ile ayetler arasında çelişki var zannını bir yana bırakmak zorundasınız. Çünkü Kur’an’da, bu hadisin taşıdığı aynı anlama işaret eden birçok ayetler vardır. Örneğin:

“Rabb’imiz Allah’tır deyip, sonra doğru olanların üzerine melekler iner. Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, (derler).” (Fussilet: 41/30)

Bu ayetten sadece Allah’a olan inancın, peygamberlere ve diğer esaslara inanmadan kişiyi cennete sokacağını anlamak yanlış olur. Eğer öyle yapılacak olursa Allah (c.c.) korusun, sizin yaptığınız gibi bu sefer de ayetler arasında çelişki görmeye başlarız. Halbuki biliyoruz ki, Allah’ın, Rasulü aracılığıyla gönderdiği hakikatlerde hiçbir çelişki yoktur. Eğer çelişki gibi görünen şeylerin varlığından bahsedecek olursak bu, ya bizim cehaletimizden veya bizdeki çelişkiden kaynaklanır. Yani çelişkinin kaynağı Allah’ın bildirdikleri değil, yanlış anlamak isteyen veya anlayan bizler oluruz.

Şimdi çoklarının yaptığı gibi Kur’an’dan bir ayeti veya hadislerden birisini alıp hükme ulaşmaya çalışacak olursak, o zaman büyük ihtimal nass’ı anlaşılması gereken şekliyle değil de anlamak istediğimiz şekilde anlarız. Bu tür harekette bulunanların hataları eğer kasdi bir şey yok ise şuradan kaynaklanmaktadır. Onlar Kur’an ve hadise, Kur’an ve hadisin, diğer eserlerde olduğu şekilde açıklamalar getirdiğini zannedip, diğer kitapları inceleyiş biçimlerinin aynısını Kur’an ve hadiste uygulamaya çalışıyorlar. Şöyle ki; diğer kitaplardan herhangi biri bir konuyu ele alır ve aşağı yukarı aynı sayfalar içerisinde bir sonuca kavuşturur. Ancak özellikle Kur’an-ı Kerim çeşitli ihtiyaç ve ilişkilerin gerektirdiği şekilde yirmiüç yıllık süre içinde yavaş yavaş indi. Keza hadis de böyle. O da yirmiüç yıllık peygamberlik müddeti içinde peygamber tarafından bildirilmiştir. Kur’an ve hadislerde ele alınan konuların açıklanması iki ana başlık altında incelenebilir ki, bu onların temel özelliğini oluşturur:

1- Çeşitli üslup ve değişik kelime şekilleriyle tekrar açıklanan esaslar.

2- İslam toplumunda ortaya çıkan yeni istekler ve gelişen ihtiyaçlara bağlı olarak, ya çok teferruatlı, ya da kısa ve özlü bir şekilde açıklamalarda bulunma.

Buna göre, ister Kur’an ayetlerinden birisi isterse hadis olsun, doğru hüküm çıkarmak istediğimiz zaman, her yönüyle Kur’an ve hadisleri en iyi şekilde anlamaya yönelik bir bakışla incelememiz gerekir. Diğer ayet veya hadislerde konuyla ilgili açıklamalara dikkat etmeyip, sadece bir nass’ı delil olarak alırsak hataya düşmek veya yanlış anlamanın kurbanı olmak işten bile değildir.

Anlattıklarımla ilgili olarak size örnek vereyim:

1- Kur’an’ın bazı ayetlerinde kurtuluşa ermek için Allah’a imandan özellikle bahsedilir:

“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra doğru olanların üzerine melekler iner...” (Fussilet: 41/30)

ayetinde olduğu gibi.

2- Bazı ayetlerde de özellikle ahiret gününe iman üzerinde durulur:

“Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğradılar.” (En’am: 6/31)

ayetindeki gibi.

3- Ayetlerin bir kısmında da Allah’a imanla birlikte ahiret gününe iman üzerinde durulur:

“... Allah’a ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparlarsa elbette onlara, Rabbleri katında mükafat vardır.” (Bakara: 2/62)

4- Bazı ayetlerde, Allah’a imanla birlikte Peygambere imanın da gerekli olduu bildirilir:

“... O halde Allah’a ve O’nun elçilerine inanın.”

(Al-i İmran: 3/179)

5- Allah’a imanın yanında özellikle Rasulullah’ın (s.a.v.) risaletine imandan bahseden ayetler de vardır:

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’a ve peygamberine (gönülden) inanmışlardır. İçtimai bir iş (görüşmek) üzere O Allah’ın Rasulü ile beraber oldukları zaman O’ndan izin almadan gitmezler...” (Nur: 24/62)

6- Aşağıdaki ayette görüldüğü gibi, ilahi kitaplara ve ahirete imanın gerekli esaslardan olduğu üzerinde önemli durulur:

“Ey inananlar! Allah’a, elçisine ve elçisine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş bulunduğu kitaba inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse o, uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa: 4/136)

7- Kur’an’da, insanın, peygamberleri ve melekleri inkarı küfür olarak belirtilir. Şu ayette olduğu gibi:

“(Evet) kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkar edenlerin düşmanıdır.” (Bakara: 2/98)

8- Kur’an’ın bazı ayetlerinde iman için gerekli beş esas açıklanmıştır. Bunlar Allah’a, peygambere, kitaplara, meleklere ve ahiret gününe imandır. Bununla ilgili olarak şu ayet bir delildir:

“Asıl iyilik odur ki, (o kimse) Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygambere inandı..”

(Bakara: 2/177)

Evet, görüldüğü gibi iman konusunu açıklayan birçok ayet var. Eğer bizler bu ayetleri tek tek ele alacak olursak çok büyük yanlışlara düşeriz. Eğer Allah’ın bildirdiği şekilde anlayacak olursak, aralarında hiçbir çelişkinin olmadığı rahatlıklagörülebilir. Bu ayetlerde bir bütün olan imanın bir veya birkaç esası konunun gerektirdiği öneme bağlı olarak zikredilmektedir. Fakat yapılması gereken en basit şey, bütün bu ayetleri birbirini tamamlayacak şekilde ele almaktır ki, işte o zaman gerçek daha rahat ve net olarak görülür. Bazı ayetler imanı bir bütün olarak zikrederken diğer bazıları da, bu bütünle ilgili bazı unsurları açıklar. Eğer Kur’an’ın bu üslubundan özellikle bazı ayetleri ele alınacak olunursa, konu ya yanlış veya eksik anlaşılacaktır ki, ikisinin de doğru olmadığı açıktır. Böyle bir hata sonucunda, bir ayetten hareketle, rahatlıkla bir insanın mü’min olması için sadece Allah’ın birliğine iman etmesi veya Allah’ın birliğine inanmakla birlikte ahirete inanması veya hatta Allah’a imanın yanında peygamberlere inanmanın yeterli olduğunu zanneder, sonra da imanı parça parça düşünülebilir. Bu ise Kur’an konusundaki bilgisizlikten başka hiçbirşeyi göstermez.

Şu bilinmeli ki; Kur’an’da bazen sadece imanın birkaç esası üzerinde durulur. Bazan dakurtuluş için, şu ayette olduğu gibi Allah’a imana bağlı olarak salih amel ve Allah (c.c.) korkusu şart koşulabilir.

“... Eğer inanır ve (günahlardan) korunursanız sizin için büyük mükafat vardır.” (Al-i İmran: 3/179)

Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:

“Asra yemin olsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak inanıp salih amellerde bulunanlar birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler istisna.”

(Asr: 103/1-2-3)

Bazen, Kur’an’da salih amellerden birisi bir ayette, diğer ayetlerde bahsedilmeyen şekilde ısrarla ifade edilir. Bir ayette namaz ve zekat belirtilir, bir başka ayette doğruluk ve güzel hareket, bir başkasında da iffetli olmak ve namusu korumak üzerinde durulur. Eğer araştırmaya devam edilirse bir başka ayette sıla-i rahim ve yakınların haklarının gözetilmesi, bir başkasında anne ve babaya iyilik veya evlilik hayatının düzeni ile ilgili veyahutta helal kazanç üzerinde durulur. Ayetler böylece parça parça ele alınıp üzerinde ısrarla durularak açıklanır.

Kur’an’ın hükümleri ve açıklamasındaki bütünlükten ayrılarak ayetlerden birini ele alıp diğerlerini gözardı ettiğimizde, salih olmaksızın sadece imanla kişinin kurtulacağı veya namaz, zekat, iffet, sıla-i rahim ve diğerleri gibi salih amellerden birisinin, ister bu amel diğer faziletlerle birlikte, isterse onlardan ayrı olsun, kurtuluş için kafi geldiğine kanaat getirip sonra da bu yanlışımızı insanlara ilan etme gibi bir başka yanlışa düşebiliriz.

Doğrusu, Kur’an’daki bütün açıklama ve hükümler, düşünce ve yaşantıyı mükemmel bir plan içinde ele alır ve bu plan dahilinde inanç (akaid) ve yaşantı ile ilgili esaslar yerli yerinde açıklanır. İnsanların zihin ve kalplerine bu hüküm ve açıklamaların yerleşmesi için hikmetli ve güzel bir uslup takip edilir. Bunun en önemli anlamı, Kur’an’ın uygun şartlar ve konuma göre, kalplere ve zihinlere bütün açıklama ve hükümleri yerleştiriyor olmasıdır. Zihinler o açıklama ve hükmü almaya hazır olduğunda kalp bu konuma girdiğinde, Kur’an’da gerekli açıklama yapılıverir. İşte Kur’an’ın en önemli özelliklerinden birisi buradadır. O teoriler kitabı değil, en layık şekliyle pratikler kitabıdır. Konum ve zamanın gereğine göre bildirilen açıklama ve hükümler yirmiüç yılda gerçekleşmiş; kalplere, zihinlere bir daha silinmeyecek şekilde işlenmiştir.

Rasulullah (s.a.v.) bazan tebliğin bir topluluğa iletilmesini emretmiş; arkasından onların ıslahı için zaruri olan açıklamaları, özel konumun gerektirdiği şekilde ifade etmiştir. Başka bir zaman, özel bir açıklamaya muhtaç olan bir topluluk karşısında açıklamada bulunulmadan önce kalpler ve zihinler bu açıklamaları kabul edecek şekilde öncelikle hazır duruma getirilmiştir. Bu iş bazan, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatarak, bazan mevcut prablemi genişliğine inceleyerek vs. olmuştur. Terbiye ve talim için bu hikmetli üslubun seçilmesinin başlıca sebebi şudur:

Allah (c.c.) sadece soyut ıslah planları, irşad ve talim programları bildirmeyi murat etmemiştir. Bilakis Allah (c.c.), insanlarn en iyi anlayabilecekleri biçimde, bizzat hayatın içinde karşılaşılan gerek ferdi gerekse toplumsal problemlerin çözümü şeklinde hükümlerini bildirmeyi murad etmiştir. Bunun gerçekleşmesi için de hükümler ağır ağır fakat anlaşılarak, durum ve problemleri çözecek şekilde ayetler indirilmiştir.

Rasulullah (s.a.v.), inananlara öğretmek, nefislerini temizlemek, hallerini güzelleştirmek ve Rabb’lerinin hükümlerini kendilerine bildirmek için aynı Rabbani programa göre hareket etmiştir. Şöyle ki; Rasulullah (s.a.v.) yirmiüç sene devam eden peygamberlik hayatı süresince, davet, tebliğ, açıklama ve irşad için devamlı gayret göstermiş, O’na her çeşit insan gelmiş ve karşılaştıkları problemlerin çözümünü sormuşlardır. Bunlardan bazılarının diğer bazılarına göre akıl ve kabiliyetleri, görüş inanç ve ahlaki durumları farklı olduğu için, Rasulullah (s.a.v.), tek bir ifade şekliyle, monoton olarak açıklamalarda bulunmamış, şartları devamlı dikkate almıştır. Bir insanın ve grubun sorununu onların eksik yönlerini dikkate alarak cevaplandırırken bir başkalarını da içinde bulundukları duruma göre değerlendirip bir öncekilere göre az veya çok açıklamada bulunmuştur. Rasulullah (s.a.v.), mutlak Hakim’in öğrencisi olarak, bu mutlak Hakim’in, kitabında üstün kılıp tercih ettiği güzel yolun bizzat yolcusu olmuş ve o yolda devam etmiştir ki, bu yol da en kısa ifadeyle Rabbani metodun kendisidir. O’nun bütün emir ve nehiyleri şartlara uygun olarak gelmiş ve yaşantıda yerini bulmuştur. Sadece ilişkilerin gerektirdiği, ortamın uygun olduğu ve direkt olarak kalbe nüfuz etme özelliği olan şeyler Rasulullah (s.a.v.) tarafından anında insanlara bildirilmiştir. İşte hadis kitaplarında dağınık bir şekilde bulunan hadislerin asıl anlam kazandığı yerler problemlerin içindeki çözüm getirici olma özellikleridir. Rasulullah’ın (s.a.v.) tebligatındaki mükemmel yapıyı, zihinlere ve kalplere nüfuzundaki hikmeti bilmek isterseniz, o zaman bütün bu nassları en genel şekilde dikkate alıp birbirleriyle ilişkilerini ve o hükmün bildirilmesine sebep olan ortam ve şartların özelliğini bilmeniz gerekir. Eğer bu nassları parça parça ele almaktan vazgeçilir de bir bütünlük içinde dikkate alınır ise, asıl anlamları kavranabilir. Bu yapılmayacak olursa kendimizi aldatmaktan başka birşey yapmamış oluruz. Durumumuz, Kur’an’ın bir ayetini alarak, konunun gerektirdiği diğer ayetleri dikkate almadan yanlış sonuca ulaşan kişinin durumuna benzer.

Şimdi, konuyla ilgili olarak, Rasulullah’ın (s.a.v.) özel konum gereği bildirdiği açıklamaları içereen hadislerden bir kısmına gözatalım.

Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensari’den (r.a.):

Bir adam şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Rasulü! Bana, beni cennete sokacak ameli bildir.”

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah’a ibadet edersin, O’na hiçbirşeyi ortak koşmazsın, namazı kılar, zekatı verir ve yakınlarını ziyaret edersin.” (Muttefekun aleyh)

Eğer hadis dikkatli bir şekilde okunursa, Rasulullah’ın (s.a.v.), kendisine soru soran kişinin eksiklerini dikkate alarak cevap verdiği görülür. Çünkü bu soruyu soran kişi mü’mindir ve imanın esaslarına inanmaktadır. O’na ahirete inanmanın gereğinden bahsetmek lüzumsuzdur, çünkü inanıyor. İşte Rasulün yaptığı şey, o kişinin fazla önemsemediği veya aksattığı konu üzerinde durarak yapılması zorunlu olan ibadetlerden sadece bir kaç tanesini ısrarla bildirmesidir. O şahıs bunları da yapacak olursa diğer yaptıklarıyla beraber düşünüldüğünde iyi bir mü’min olacaktır.

Bir defasında bir bedevi gelerek Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle der:

“Bana bir amel göster ki, onu yaptığımda cennete gireyim.”

Rasulullah (s.a.v.) buyurdu:

“Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaz, farz namazı kılar, zekatı verir ve Ramazan orucunu tutarsın.”

Bunun üzerine bedevi:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, bunun üzerine ne bir şey ilave ederim ne de eksiltirim.”

Bedevi ayrıldığında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kimin, cennetlik bir dama bakmak hoşuna giderse buna baksın.” (Muttefekun aleyh)

Bu hadiste de görüldüğü gibi en samimi şekliyle bir mü’min, gelerek Rasulullah’tan (s.a.v.), kendisini cennete sokacak ameli soruyor. Rasulullah’ın (s.a.v.) ona kısaca açıklamada bulunması yeterlidir çünkü, kısa açıklamayı alabilecek kapasitededir gelen kişi. Rasulullah (s.a.v.) ona tevhidi ve Allah’a olan farz ibadetleri bildirir. Konu o kişinin anlayabileceği şekilde kısaca açıklanmıştır. Nihayette o kişi de Rasulullah’ın (s.a.v.) bildirdiklerini çok iyi şekilde anlamış olarak oradan ayrılır.

Şimdi de Rasulullah’ın (s.a.v.) tebligatının parçası olan bir başka hadis;

Rasulullah (s.a.v.), Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken ona buyurdu:

“Sen Ehl-i Kitap’tan bir kavme gidiyorsun. Onları, Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de O’nun Rasulü olduğum inancına davet et. Eğer buna itaat ederlerse onlara Allah’ın sadakayı (zekatı) zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere kendilerine farz kıldığını bilir. Buna da itaat ederlerse mallarının iyilerini almaktan sakın. Mazlumun (bed)duasından kork. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Muttefekun aleyh).

Konuyla ilgili bir başka hadis de şudur:

“İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik edinceye, namazı kılıp, zekatı verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.”

Veya bir başka rivayette de şöyle buyurur:

“İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığına şahidlik edinceye, bana ve getirdiğime iman edinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak O’nun (İslam’ın) hakkı istisna. Kendi hesapları Allah’a aittir.”

(Her iki rivayeti de Buhari nakletmiştir).

Rasulullah (s.a.v.) bu hadislerinde İslam anayasasının esasını (Constituon of Law: Anayasa kanunu) açıklamıştır. Şöyle ki, kim, Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine inanırsa, İslam toplumunun bir parçası, İslam devletinin vatandaşı olmuştur. Onun inancındaki samimiyet bilinemez ve bunun hesabı Allah’la kul arasındadır.

Bir başka hadiste şöyle buyurulur:

“İnsanların ne kalplerini ne de karınlarını yarmakla emrolunmadım.”

Bir kişinin can ve namus emniyetine kavuşabilmesi için, eğer topluluk olarak İslam devletiyle bir anlaşmaları yok ise, tevhide dayalı bir inanca sahip olduğunu, peygamberin risaletini tasdik ettiğini belirtmesi yeterlidir. Böyle bir konumdan sonra hiçbir şekilde onun elinden İslam devleti sınırları içinde sahip olduğu haklarından vazgeçmesi istenmez ve o da vazgeçmez. O İslam devletinin bir vatandaşıdır ve vatandaşlık haklarından bütünüyle yararlanır. Yalnız İslam’ın hakkı müstesna. Yani, üzerindeki Allah (c.c.) ve kul haklarından birini yerine getirmez ise ve bunda ısrar eder ise o zaman cezalandırılır.

Yukarıdaki hadisin, hidayeti arayan değil, hidayeti bulmuş birisine yönelik olduğu ilk anda anlaşılıyor. Bu bilindikten sonra bu tür hadislerin maksadı kolayca anlaşılır. Şöyle ki, İslam devletinin bölgelerinden birine Rasulullah’ın (s.a.v.) hakim olarak gönderdiği bir kişiye verilen gerekli bilgileri içeriyor bu hadisler. Rasulullah (s.a.v.), ona İslam Devletinin vatandaşlarından birisi olarak kanuni hakları, sınırları ve üzerine düşen görevleri belirtiyor. Çünkü Muaz b. Cebel Allah’ın emrettiği ibadetleri yerine getiren birisidir ve ona namaz kıl vs. gibi emirler gereksiz olacaktır. Ona bildirilenler bilmesi gereken yeni hususlardır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.), Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken bütün imani görevleri ve ameli esasları insanlara bildirmesini istememiştir. Çünkü durum, ona İslam’la İslam olmayanı ayırmayı ve kişinin küfürden çıkıp, İslam’a girmesiyle sahip olacağı hakları bildirmeyi gerektiriyordu. Şu ayet bu durumun Kur’an’da ifade edilmiş diğer bir delilidir:

“... Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekatı verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 9/5)

Bir kişinin bu kanuni bilgilere dayanarak, Rasulullah’ın (s.a.v.) İslam’ı ve İslami vazifeleri; tevhid inancı, peygamberlere iman, namaz kılmak ve zekat vermek üzere dört esasla sınırlandığını, dolayısıyla bunlardan başka hiçbir görevi olmadığını düşünmesi elbette ki doğru olmayacaktır.

Yukarıdaki hadisler, görüldüğü gibi iki grup altında toplanıyorlar:

1- Özel halleri ve konumları yönünden ihtiyaçları gözönüne alınmak suretiyle, şahısların bizzat kendilerine yönelik açıklamalarda bulunulan hadisler.

2- Ferdi yönler ve şahısların kendileri fazla dikkate alınmayan hadisler. Bunların gayesi sadece müslümanın kanuni haklarını ve İslam devletindeki konumu itibarıyla diğer insanlarla olan farklılıklarını belirlemektir. Yani genel esasları açıklar.

Bu iki çeşit hadiste, anlatım ve ifade farklılığı daha ilk anda dikkati çeker. Rasulullah (s.a.v.) birinci tür hadislerinde müslümanların ruhunu yönlendiren ve kalplerine bakan bir kimse olarak konuşurken; -yani onları ferdi olarak dikkate alırken- ikinci tür hadislerde ise yeni siyasi sistemi tesis eden birisi olarak konuştuğunu görüyoruz.

Artık bu iki sınıfın içine girmeyen diğer hadislere bakabiliriz. Yani Rasulullah’ın (s.a.v.) Arap toplumu içinde yetişmiş mümtaz ashabına yönelik sözlerine. Rasulullah (s.a.v.) ashabını, nefisleri dolduran hakiki İslam ruhuyla doymaları, risaleti tebliğ görevini üstlenmeleri, İslam’ı bütün insanlığa ulaştırma yolunda gayret etmeleri için, onların arasında bulunan birisi olarak ashabını Rabbani bir metodla eğitmiş ve yetiştirmiştir. İşte bu eğitimin parçası olan bazı hadisler vardır ki, onların durumu diğer hadislere göre biraz farklıdır. Önce bu hadislerden bazı örnekler görelim:

Enes’den (r.a.): Muaz (r.a.) devenin üzerinde, Rasulullah’ın (s.a.v.) arkasında oturur bir halde iken Rasulullah (s.a.v.) buyurdu:

“Ya Muaz!” dedi, Muaz’da:

“Buyur ya Rasulullah,” dedi. Rasulullah (s.a.v.):

“Ya Muaz!” dedi. Muaz’da:

“Buyur ya Rasulullah,” dedi. Rasulullah (s.a.v.):

“Ya Muaz!” dedi. Muaz’da:

“Buyur ya Rasulullah, dedi ve bu hal üç defa tekrarlandı. Sonunda Rasulullah (s.a.v.):

“Kalbinde, sıdk ile Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet eden hiçbir kimse yoktur ki, Allah onu cehenneme haram kılmasın.”

Bunun üzerine Muaz (r.a.) dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasulü! Bunu insanlara haber vereyim mi? Sevinsinler.” Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:

“O zaman ona güvenip dayanırlar.”(Muttefekun aleyh).

Yani Rasulullah (s.a.v.) demek istiyor ki:

“Eğer sen bunu haber verirsen gerçeği idrak edemez ve kurtuluşun sırf sözle söylenen kelimeyi tevhidde olduğunu zannetmeye başlarlar, amellere yönelmezler...”

Ebu Hureyre’den (r.a.):

Bir toplulukta Ebu Bekir ve Ömer de bizimle olduğu bir zamanda Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında oturuyorduk. Rasulullah (s.a.v.) aramızdan kalktı ve dışarı çıktı. Gecikince, başına bir şeyin geleceğinden korkarak peşi sıra biz de kalktık. Bir kötülük gelebileceğinden korkanların ilki bendim ve çıkarak aramaya başladım. Nihayet, Beni Neccar kabilesine mensup Ensar’dan birisine ait, çevresi duvarla çevrili bir bahçeye geldim. İçeri girebilmek için kapı aradım, bulamayınca su kanalından içeri girdim. Raslullah (s.a.v.) içerideydi, hemen yanına gittim. Bana şöyle buyurdu:

“Ebu Hureyre! Sen misin?”

“Evet ya Rasulullah.”

“Ne var?”

“Aramızda idin. Kalkıp dışarı çıktın. Gecikince başına bir şey gelebileceğinden korktuk ve seni aramaya başladık. Buraya geldim, seni görüp yanına geldim.”

Rasulullah (s.a.v.) nalınlarını bana vererek buyurdu:

“Ey Ebu Hureyre! Bu bahçenin dışında kalbinde hiçbir kuşku duymaksızın Allah’tan başka ilah olmadığına, şehadet eden kiminle karşılaşırsan onu cennetle müjdele.”

Bahçeden çıktım ilk olarak Ömer (r.a.) ile karşılaştım. Bana dedi ki:

“Bu iki nalın nedir? (Onlarla ne yapıyorsun öyle?)”

“Bunlar Rasulullah’ın (s.a.v.) nalınlarıdır. Hiçbir kuşku duymaksızın Allah’tan başka ilah olmadığına inanan kişiyi cennetle müjdelemem için nalınlarını bana vererek buraya gönderdi.”

Bunun üzerine Ömer (r.a.) kızdı ve döşüme öyle bir yumruk vurdu ki sırt üstü yuvarlandım. Dedi ki:

“Geriye dön Ey Ebu Hureyre!”

Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına döndüm. Ağlıyordum, arkamdan Ömer geldi. Rasulullah (s.a.v.) bana hitaben:

“Bu ne hal, neyin var?”

“Ömer’le karşılaştım. Bana haber verdiklerinizi ona söyledim. Kızgınlıkla göğsüme öyle bir vurdu ki, sırt üstü yuvarlandım. “Geriye dön” dedi ben de buraya geldim.”

“Ya Ömer! Bunu niçin yaptın?”

“Ey Allah’ın Rasulü, annem ve babam sana feda olsun! Ebu Hureyre”ye elinde nalınlarla birlikte, hiçbir kuşku duymaksızın Allah’tan başka ilah olmadığına inananlara cenneti müjdelemek için sen mi gönderdin.”

“Evet.”

“Ya Rasulullah, insanların buna güvenip dayanmasından korkarım. Bırak onları amellerine devam etsinler.”

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):

“Bırakın (devam etsinler).” dedi.

(Müslim rivayet etmiştir). Ebu Zer’den (r.a.):

Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına gittim. Üzerinde beyaz bir elbise olduğu halde uyuyordu. Ayrılıp sonra tekrar gittim. Uyanmıştı.

- “Lailahe ilallah deyip de sonra bu inanç üzerinde ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmesin.” dedi. Ben:

- Zina etse, hırsızlık etse de mi? diye sorunca şöyle dedi:

- “Zina etse de, hırsızlık yapsa da.”

Ben tekrar sordum aynı şeyleri söyledi bu hal üç defa tekrarlandı. Sonunda Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:

- “Ebu Zer’in bütün ısrarına rağmen, zina etse hırsızlık yapsa da.” (Muttefekun aleyh)

Bu üç hadiste de görüldüğü gibi hadislerde hitap edilen kişiler İslam’ın güzelliği ve zirvesini elde etmiş kişilerdi. Rasulullah’ın (s.a.v.) tevhid için olan sözlerini onlar hiçbir zaman, tevhidin sadece söylenmesi yeterlidir, şeklinde anlamıyorlardı. Aksine tevhide bağlı olarak gelişen düşünce ve hareket şeklini çok iyi kavramış ve bizzat uygulayan kişilerdi. Nihayette Ömer’in (r.a.) kaygısı da, Rasulün sözlerinin kendileri tarafından doğru olarak anlaşıldığını fakat diğer insanların yanlış anlaşacağı şeklindedir. Yoksa hiçbir sahabinin bu hadisi veya buna benzer hadisleri işittiğinde yaşantılarında geriye doğru bir değişiklik olmamış, ameli yönü hiçbir zaman ihmal etmemişlerdir.

Bu hadisleriyle Rasul, ashabının dikkatini, İslam’ın özü ve esası olan tevhide çekmiş, Rasul’lerin ve Nebi’lerin gönderilişindeki asıl gayenin, insanları Allah’tan başkasına kulluğun karanlığından kurtarıp, sadece Allah’a kulluğun nuruna çekmek olduğunu belirtmiştir.

Kim ki, bu yüce gayeyi anlar kulluk edilmesi, boyun eğilmesi, yalvarılması, ibadet edilmesi ve tartışılmaz şekilde emirlerinin yerine getirilmesi gereken tek ilah’ın Allah (c.c.) olduğuna inanır ve iman ederse elbette ki bütün yaşantısı bu iman üzerine şekillenecek hayatının bütün birimleri bu imanın etkisini taşıyacaktır. Allah’tan başka hiçbir gücün gerçek güç olmadığını, ilmiyle her şeyi kuşatan, her şeyin yaratıcısı ve hükmedici ilah olarak sadece Allah’ı kabul eden kişi elbette ki O’nun hükümlerine göre yaşantısını şekillendirecektir. Böyle bir kişi sadece doğru ve hak olanı ister ve sadece takva yolunu araştırır. Allah’ın belirttiği hakları eda etmemek için direnmez, kendisine farz kılınan ibadetleri yapmakta tereddüt göstermez. Tevhid inancı insana doğru görüş, doğru hayat ve sağlam bir yol garantisi verir. İnsanın tabiatındaki zayıflık ve gevşekliğin sonucu olarak oluşacak olan hata ve günah tevhidi kavramış kişi tarafından anında terkedilir ve daima açık olan tevbe kapısından geçilir, asla hata ve günah üzerinde ısrar etmez. Çünkü günahlara devam ve fasıklıkta ısrar etmek, gibi durumlar, Allah’a imanla beraber bulunamaz, bulunsa bile, o durumda sağlam bir imandan bahsedilemez. Biraz önce belirttiğimiz bunlara benzeyen hadisler için belirtebileceğimiz en kısa açıklama budur. Eğer bu hadisler tek başına alınır ve hadisin belirtildiği şahıs, ortam ve ilişkili olduğu diğer esaslar dikkate alınmazsa muhakkak yanlış bir sonuca ulaşılır. Ashap bu hadisleri anlaşılması gereken şekliyle anlamış ve hiçbir zaman örneğin, yukarıdaki hadislerin birisinde geçtiği şekilde bir kişi sadece tevhide inanır ise, peygamberlere, ahirete meleklere, kitaplara vs. inanmasa, salih amelde bulunmasa ve Allah’ın emrettiği ibadetleri yerine getirmese de cennete girer şeklinde anlamamıştır. Nihayet Rasulullah (s.a.v.) bu tür hadislerine herhangi bir toplulukta değil, sadece seçkin ashabına karşı söylemiş, diğer insanlara söylenmemesini istemiştir. Çünkü o seçkin ashab bu hadisleri doğru şekliyle anlayan kişilerdir. Eğer diğer insanlar bunu duyacak olursa yanlış, anlamak istedikleri şekliyle anlarlar. Nihayet bugün de olan bu değil midir? Maalesef insanlar “inandık” demekle kurtulacaklarını düşünmeye başlamış, hatta buna iman eder olmuşlardır.

Yanlış anlaşılma durumunu Rasulullah (s.a.v.) Muaz b. Cebel’in (r.a.) hadisinde “o halde buna güvenip, dayanırlar” sözleriyle belirtmiştir. Yalnız Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisinden, bütün insanlara açıklanması gereken bir hakikat bildirildi gibi bir sonuca ulaşılabilinirse de Rasulullah (s.a.v.) kalbinde hiç şüphe duymadan tevhide inananlara açıklanması gerektiğini belirtmiştir ki, kalbinde hiçbir şüphe duymadan tevhide inanan kişinin amelleri, ibadetleri terketmesi düşünülemez. Fakat Ömer’in (r.a.) kaygısında olduğu gibi cahiller bunu yanlış anlayabilirler. Sonunda Rasulullah’ta (s.a.v.) bu kaygı ile sözlerinin herkese söylenmemesi gerektiğini belirtiyor. Bütün bunların sonucunda anlaşılıyor ki; Ebu Zer’in (r.a.) hadisinde olduğu gibi sadece “lailahe illallah” demekle kurtulunamaz. Bu söz ancak “lailahe illallah” temeli üzerine gerçekleşen bir inanç, düşünce ve yaşantının ifadesi şeklinde ortaya çıkar ve söylenirse asıl anlamı belirlenmiş olur. Rasulullah’ta (s.a.v.) bazı hadislerinde “kalbinde hiç şüphe duymadan” veya “şüphe etmeyen bir kul” sözleri ile bunu açıklamıştır.

Eğer bu hadislerden, kişi sözle inandığını söyler ise, cennete girer. Bu sözün arkasından küfrün temsilcisi de olsa, küfre hizmet de etse, Allah’tan başka, kendisinde hüküm koyma yetkisini var zannedenlerin hükmüne boyun da eğse bu böyledir gibi bir sonuca ulaşmak kesinkes yanlıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi bu söz insanı cennete sokar fakat; inanç, düşünce ve yaşantı bütün yönleriyle bu söz gerçek, olunması gereken şekliyle mü’min olan birisinin, kendi halini tanımlayan en kısa ifade şeklinde olursa asıl anlaşılırsa aslına uygun olan şekliyle kavranmış demektir. Yoksa bir kişi küfrün bizzat içinde olsa, küfrün temsilcisi olsa, hayatının her anını küfre göre şekillendirirse sonra da kalkıp bir değil binlerce defa bu sözü söylese hiçbir yararını göremez. Çünkü bu sözün onun yanında hiç yeri yoktur. Anlamsız, gerçekle ilgisiz bir sözdür o kişi için.

Bu tür hadislerden anlaşılması gereken doğru anlam şu ayetle uyum içindedir:

“Rabbimiz Allah’tır; deyip, sonra doğru olanların üzerine melekler iner: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin” (derler).” (Fussilet: 41/30)


Hidayet ve Dalaletin Mahiyeti


Bir müddet önce, bazı gazeteler İngiliz yazarı B. Shaw’ın doğu ülkelerini kapsayan bir geziye çıkacağı açıklandı. İşte bu gezisi sırasında “El-Huda” gazetesinin yazarlarından biri Shaw’la rapörtaj yaptı. Shaw, İslam hakkında daha önceki övgülerini aynen sıraladı; “İslam özgürlük dinidir. Onda düşünce ve fikir özgürlüğü vardır. Bunlar O’nun en ayrılmaz özellikleridir. Hristiyanlığın İslam’la yarışacak bir yönü olmadığı gibi dünyada toplumsal yapıyı İslam kadar mükemmel bir şekilde ele almış ve sorunları çözümleyici cevaplar vermiş başka bir din daha yoktur. İslam aleminin geri kalışının başlıca sebebi, İslam’dan uzaklaşmış olmalarıyla açıklanabilir. Eğer müslümanlar gerçek İslam’ı öğrenirler ise uykuları uyanıklığa, gerilikleri ileriliğe, ızdırapları mutluluğa dönüşecektir.”

Bu sözler karşısında gazetenin yazarı gayet tabii olarak Shaw’a şu soruyu yöneltir:

“Madem ki, İslam’ı bu kadar mükemmel ve güzel buluyorsunuz, öyle ise niçin O’na dahil olduğunuzu ilan etmiyorsunuz?” öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, İslam hakkında böyle olumlu düşünen fakat İslam’a girmeyen birisine sorulması gereken zorunlu bir sorudur bu. Çünkü kişi için bir şeyin kötülüğünü farkettiği halde onu terketmemesi veya bir şeyin iyi ve güzel olduğunu gördüğü halde onun mensubu olmaması birçok sorunun oluşmasına neden olur ki, bu yadırganacak bir tutumdur. Shaw, bu soruya verdiği cevap, durumunu tam aydınlatmamakla birlikte, onun İslam’ı kabul etmeye yönelik olmadığını da gösterir. “Niçin mi? Çünkü bende hidayet denen şey gerçekleşmemiştir. Ben hidayete muhtacım.”

Aslında bu, sadece Shaw’la ilgili olan bir durum değildir. Bilakis dünyada İslam’ın güzelliğini, mükemmelliğini, medeniyetinin üstünlüğünü, toplumsal sisteminin orjinalliğini ve mükemmelliğini gürüp de O’na dahil olmayan birçok düşünür vardır. Bu tür insanlar her zaman var olmuştur ve var olmaya devam edeceklerdir de. Onlar kendilerine İslam sorulduğunda güzel cevaplar vermişler fakat, niçin İslam’a teslim olmadıkları sorulduğunda şaşırmış, bir çıkmaza girmişlerdir. Onlara, sanki adımlaını İslam’a doğru yöneltmelerini engelleyen, ayaklarında bir ağırlık varmış gibi, İslam’ın önüne gelip durmuşlar, biraz daha ileri gidip İslam’a dahil olmamışlardır.

Bu durumun aksine bütün hayatlarını İslam’a düşmanlık içinde geçiren insanlar da her zaman bulunmuştur. Bunların bazıları bazı anlarında İslam’a olan saldırılarını daha da artırmak için İslam’ı öğrenmek niyetiyle ona yöneldiklerinde hallere değişmiş, hakikatı görmüş ve İslam’a dahil olmuşlardır. Ve geri kalan ömürlerini birer mü’min olarak geçirmiş, her an Allah’ın rızasını gözeterek hayatlarını ona göre düzenlemişlerdir.

Hidayet ve delalet, gerçekten ilginç, garip bir olgudur. Bir şey binlerce insanın önünde söylenir, bazısı söylenene hiç aldırış etmez iken, bazısı da ona eğilim gösterir ve söylenenlerin etkisini hisseder. Bu farklılığın sebebi insanı gerçekten şaşırtmaktadır. İşte o söylenenlerin etkisinde kalanlar da kendi aralarında farklı özelliklere sahip olurlar. Bir kısmı söylenenlerin o an için etkisinde kalırken, bazısında bu etki devamlı olur fakat söylenenlerin mensubu olmaz, bazısı ise o söylenenlerin en önemli mensubu ve savunucusu olur. Her şeyini o söylenenler için feda etmeye hazırlanır ve gerekiyorsa eder de.

Yukarıdaki örneğin dışında başka bir örnek daha vermek gerekirse, yolun kenarında bayılmış birisini gören insana karşı, insanların davranışları birçok farklılıklar gösterir. Örneğin bir kısmı sadece bakıp geçerken, bir kısmı acıdığını belirtir fakat o geçer gider, bir kısmı ise o kişiye bizzat yardımcı olur. Veya elleri kelepçeli, askerlerin arasında birisini gören insanlardan bir kısmı, o kişiye acırken bir kısmı hiç aldırmaz, bir kısmı da “Vardır bir suçu çeksin cezasını” diyerek bir anlamda o kişinin durumuna sevindiğini dile getirir. Bir kısmı da o kişinin durumunu düşünerek kendisi için dersler, ibretler almaya çalışır.

İşte bütün bunlar, insandan insana değişen farklı özelliklerdir. Aslında bunların farklılığı pek garipsenecek bir hadise değildir. Asıl garip olan şey, aynı kişinin aynı şey karşısında değişik tavırlar içinde olmasıdır. Bir şey ki, insan onu bin defa işitiyor ve her defasında kabul etmemek için direniyor. Fakat öyle bir an geliyor ki, o şeye kapalı olan kalbi açılıyor, daha önce içine işlemeyen şey kalbinin derinliklerine kadar nüfuz etmeye başlıyor, ve hatta önceleri karşı çıktığı şeyi kabul edip onun savunucusu, mensubu oluyor. Yine bunun gibi, bir adam önceleri görüp de hallerine hiç acımadığı hatta alay ettiği yoksul kişilere karşı gün oluyor kalbi yumuşuyor ve devamlı olarak onları gözeten birisi oluyor. Merhamet ve yardım kanatlarını onların üzerine geriyor. Düşünen birine çok dersler verebilecek bir olayla karşılaşan bir kişi daha önce tamamen ilgisiz kaldığı hadiseye gün geliyor son derece ilgi göstermeye başlıyor.

İşte insanın hidayet ve delaletindeki özellikler de böyledir. Örneğin, Kur’an aynı Kur’an idi. Kur’an ayetlerini okuyan peygamber aynı peygamberdi. Ebu Cehil ve Ebu Leheb O’nu dinlediler fakat düşmanlıklarına devam ettiler. Aynı kişiyi dinleyen ve aynı şeyleri işiten Ebu Bekir (r.a.), Ali (r.a.) gibileri ise, işittiklerine teslim olup, hiçbir şüphe duymadan inanarak, hayatlarını ona göre düzenlediler. Ömer (r.a.) ve onun gibileri ise daha önce işitip karşı çıktıkları şeyleri gün gelip kabul ettiler ve o inancın en önemli mensubu, en yiğit taraftarı oldular. Kalpler aynı, kulaklar aynı, fakat görüldüğü gibi ilgi farklı. Daha önce duymayan kulaklar, etkilenmeyen kalpler, gün geliyor tamamen değişerek en hassas etkileri alacak duruma geliyor. İlgi durumları ve kabiliyetlerdeki farklılığa yönelik bir çok açıklamalar yapmak mümkün ise de aslında kişi bir şeye karşı olan tavırlarındaki samimiyette pek farklı konumda değildir. Yine daha önce ters tepki gösterdiği şeye karşı olan tavırlarındaki -kendisi açısından- doğruluk ve samimiyet duyguları, ile daha sonra o şeye karşı duyduğu ilgi ve sempatideki samimiyet ve doğruluk o kişi için aynı derecededir. Garip olan taraf şudur. Daha önce kulaklar ile kalp arasındaki irtibatı kesen perde gün geliyor şeffaflaşıyor, gün oluyor tamamen kalkıyor. Bütün bunlar insanın irade ve bilincinin dışında gerçekleşiyor.

İşte bunlar aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi Kur’an’ın bazı ayetlerinde kısa fakat özlü bir şekilde açıklanmıştır.

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam’a açar. Kimi de saptırak isterse onun göğsün, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah inanmayanların üstüne işte böyle pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir.” (En’am: 6/125)

“Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat (O), dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Ve siz mutlaka yaptığınız şeylerden sorulacaksınız.”

(Nahl: 16/93)

Şu ayette de insanın hidayete ermesinin mahiyeti en güzel şekliyle açıklanmıştır:

“... De ki: Allah dilediğini saptırır, (Hak’ka) yöneleni de kendisine iletir.” (Ra’d: 13/27)

Bir başka ayette insanın delaletinin mahiyeti açıklanmaktadır:

“Kur’an okunduğu zaman seninle, ahirete inanmayanların arasına kapalı bir perde çekeriz. Kalplerine (onu anlamalarına engel olacak) kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız...” (İsra: 17/45)

İnsanın kalbinde, onun hiçbir etki ve bilinci olmaksızın ortaya çıkan ve sonunda insanı o gerçeği kabule iten fıtri hal, biraz önce zikrolunan ayetlerde “Allah hidayete erdirir” şeklinde belirtilmiştir. Nitekim o ayetlerde, insanın kalbindeki bu değişim “onun göğsünü açar” şeklinde açıklanmıştır. insanın kalbinde yine kendi bilinci dışında gerçekleşen bir değişim de delalete doğru olur. Bu durum ayetlerde “onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar” şeklinde tanımlanmış ve açıklanmıştır. Bu ayetlerin işaret ettiği, “insanın hidayeti ve delaleti” “kalbinin açılması ve tıkanmasındaki” sebebe gelince o da şudur:

İnsan, samimi bir şekilde Allah’a yöneldiği zaman, ona Allah’ın rızasına götüren yol açılır. Fakat kibirlenip, Ona yönelmeyi reddettiği zaman üzerinde bulunduğu sapkınlığı doğru zannederek oyalanır ve sonunda bu kibir ve reddinden dolayı hesaba çekilir. Yaptıklarının tamamı ile sorgulanarak cezalandırılır. O, bu haliyle ne kadar doğru için çalıştığını söylerse söylesin ve buna inansın, üzerinde bulunduğu hal yanılmaktan, aldatıcılıktan başka birşey olmayacaktır. Bu haliyle de onun hidayetle bir ilişkisi olmayacak ve sapmış birisi olarak hayatını devam ettirip sonunda büyük hesap ile karşı karşıya kalarak yaptığı kötülük ve hatalarının cezasını çekecektir.

Burada konu biraz karışık gibi görünüyor fakat şu unutulmamalıdır ki, karışıklık konudan değil anlama biçiminden kaynaklanmaktadır. Hidayet ve delalet konularının her birini tek başına aldığımız zaman Kur’an’daki, var gibi gözüken düğüm çözülecek ve konu anlaşılacaktır. Yukarıda belirttiğimiz ayetlerde bir taraftan insanı hidayete erdiren ve kalbini açanın, veya insanı saptıran ve kalbini daraltanın Allah (c.c.) olduğu vurgulanırken, diğer yandan insanın hidayete ermesi ve kalbinin açılışının Allah’a yönelmesine -yani insanın iradesi ve isteğine- bağlı olduğu belirtilmektedir. Yine aynı şekilde insanın delalete sürüklenmesinin sebebi olarak da; Allah’a tevbe etmemek, O’na karşı sorumlu olunduğunu düşünmemek olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu iki durum arasındaki ilişkiyi anlamak için bilinmelidir ki, Allah (c.c.) insanın fıtratına hakla-batılı, doğru-yanlış ayrımını yapabilecek gücü vermiş ve o hal üzerine yaratmıştır. Bu güç insanı her zaman Hakka, doğruya çağırır fakat insanın durumuna göre, bu bazen gayet net olarak gerçekleşirken bazen çok silik olmaktadır. Bu konuyu önceki sayfalarda açıkladığımız için tekrar ele almaya gerek yok. İşte insanı Hakka çağıran bu kuvvet fıtri hidayettir. Bu durum aşağıdaki ayette şöyle açıklanmıştır:

“... Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, (O) insanları ona göre yaratmıştır...” (Rum: 30/30)

İnsanın içinde etken olan başka bir kuvvet vardır ki, o bazan insanla çatışır ve insanı batıla sevkeder, yalanı güzel gösterir, batılı süsler... Kısacası insanı Hak yoldan uzaklaştıracak işleri yapar. Artık bu iki kuvvetten hangisinin etkin olacağı insanın durumuna bağlıdır. İlim kazanma, güzel ahlakın unsurlarından olan terbiye şekilleri, çevrenin etkileri... Bütün bunlar dış etkenlerdir ve insanı dışarıdan etkilerler. Bunların ağırlık derecesi de hidayet veya delaletin sebebi olarak açığa çıkabilir. İnsanın, içindeki düşünme, idrak, basiret, feraset, bilinç vs. gibi kuvvetlerini birleştirip, doğru veya yanlış yolla ilim kazanma vasıtaların hizmetinde kullanması ve kendisine varolana kesin karar vermemekle kesini işletmesi, iradesine bağlıdır. Ve insan iradesi sayesinde birbirine zıt olan hidayet ve sapıklık kuvvetlerinden birini seçebilir.

Sanki insan düyada hissedilemeyecek şekilde, hidayet ve delalet kuvvetlerinin etkisi altındadır. Bu kuvvetlerden birisi onu, güzel işaretlerle doğru yola çekmeye çalışırken, ötekisi onu batılı seçmeye teşvik edip, batılı süsler ve aldatıcı görünüşüyle oyalar. İnsan; bazen sahip olduğu kuvvetleri yanlış bir yolda kullanması ve saptırma etkenlerinin yanlış tesiri altında kalması sesebiyle, delalet çukuruna düşer. Hakkın işaretine ve sesine aldırmaz. Bazan da insan, batıl yola girip batılın arkasından giderken ansızın iki şeyin yardımıyla delalet ve batıldan nefret eder. Bunlardan birincisi dış etkenler, ikincisi de,aklı ve basiretidir. Bunların neticesinde o kişinin gözlerinin önünde hidayet nuru parıldar. Daha önce sönük veya çok silik olan bu nur o kişiye doğrunun, hidayetin, Hakkın ne olduğunu gayet açık şekilde gösterir. Kişinin kurtuluşa ermesinde en büyük yardımcısı olur.

Bazen de insan Hak ile batıl arasında tercih edememe durumunda kalır. Bazen birine bazen de diğerine meyleder. Bir türlü iradesi ile birisini kesin tercih edip diğerini bırakma gücünü gösteremez. Bu seviyeye olumsuz anlamıyla da olsa ulaşamaz. İşte insanlardan bir kısmı bu tereddüt anında bir kısmı da kesin delalet üzerinde bu dünyadan ayrılır. Nasipleri en güzel olanlar bu sonuncular, yani fıtratları temiz, kalpleri doğru, düşünme ve yönelişleri doğru olanlardır. Bunlar, Rabb’in kendilerine verdiği akıldan, gözlerden, kulaklardan tam manasıyla doğru olarak istifade ederler ve tecrübelerinden doğru sonuçlar çıkarıp ilahi işaretlerden gelen uyarıları doğru olarak anlar ve kurtuluşa ererler. Onları, batılın süsü ve gösterişi aldatamaz, akıllarını çelemez. Onlar batılın kötü ve eğri yolunu görür görmez bu yolun kendi yolları olmadığını anlarlar. Sonra bu kimseler, Hak’ka yönelip onu araştırma yoluna girdiklerinde, Hak ve hidayet nuru onları güzelce karşılar. Hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak gördüklerinde, dünyanın hiçbir kuvvetinin onları hak yoldan ayırıp batıl yola sürüklemeye gücü yetmez.

Burada açıklanması ve aynı zamanda müslümanın kafasına iyice yerleşmesi gereken diğer önemli bir husus da şudur: Müslüman olmayanlardan bazı meşhur kimseler İslam hakkında güzel görüşler ileri sürdüklerinde, müslümanlar bu kimselerin İslam’ı güzel bulmalarının İslam’a bir üstünlük ve doğruluk kazandıracağı zannıyla onların bu sözlerinin propagandisti oluyorlar. Bunu yaparken de şeref ve iftihar duyuyorlar. Fakat unutmamalıyız ki, İslam’ın üstünlüğü, doğruluğu, hak oluşu sadece ve sadece Allah’tandır. Yoksa falan veya filan ilim adamının övmesinden değil. Bizler insanların değil, Allah’ın övdüğü ve beğendiği dinin mensupları olmak yolunda gayret göstermeli ve sadece Allah’ın övgüsü dolayısıyla sevinmeliyiz. Nitekim güneşin, ışık vermesi için Ahmed’in ikrama ihtiyacı olmadığı, suyun, akıcılığını ispat etmesi için Mehmed’in itirafına muhtaç olmadığı gibi. Aynı şekilde İslam’ın da, Hak ve doğru oluşunda hiçbir insanın itiraf ve şahitliğine ihtiyacı yoktur. Özellikle dilleri ile kalpleri aynı şeyleri söylemeyenlerin sözleri bizler için hiçbir öneme sahip değildir. Onlar kendi kendilerini aldatmaktan başka birşey yapmış olmuyorlar. Çünkü onların dille olan İslam’a yönelik övgüleri, İslam’ı kabul etmemek ve ondan yüz çevirmekle sahteliğini açığa çıkarıyor. Onlar, İslam’ın tabi olunması gereken tek ve en doğru din olduğunu belirten sözlerinde sadık olsalardı, ona olan övgülerinden sonra iman etmeme konusunda ısrar etmez teslim olurlardı. Bunların durumu, doktorun başarılı teşhisini kabul eden ve doktora yönelik sayısız övgülerde bulunan fakat reçetenin doğruluğuna değer vermeyen ve ona uymayan aptal hastaya benzer. O hastanın doktora olan övgülerinin, reçeteyi kabul edip uygulamamasıyla samimiyetsiz olduğu ortaya çıkmaktadır.

Müslümanlar bilmelidir ki, herhangi bir kimsenin İslam’ın doğruluğunu itiraf etmesi, iftihar edilecek ve sevinilecek birşey değildir. Çünkü İslam’ı Allah’ın övmesi yeterlidir. Asıl olan da budur. Diğerlerinin hiçbir önemi yoktur.

“... Allah katında din İslam’dır.” (Al-i İmran: 3/19)

“Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim...”

(Maide: 5/3)



İslami Kavramlar kitabından....






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Toplam 120970 ziyaretçikişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
islamakidesi.tr.gg