İslam Akidesi
  ASRIMIZIN AKAİD MESELELERİ
 

ÖNSÖZ

Müslümanların temel meselesi olan, şirki red, tevhidi kabul noktasında dikkatli olmaları, temkinli davranmaları, hayatlarını buna göre daim ettirmeleri gerekmektedir. İslam'ın reddettiği bir meselede Müslümanlar onun teviline kaçmadan, nefsine göre bir fetva bulmaya çalışmadan Kur’an’ ın emrettiğine' teslim olmak zorundadırlar.

Allah'ım! Bizimle sana karşı isyanların arasında engel olacak derecede haşyetinden; bizi cennetine ulaştıracak derecede taatından ve bizlere dünya musibetlerini kolaylaştıracağın derecede imandan taksim et. Yaşattığın müddetçe bizleri kulaklarımızdan, gözlerimiz­den ve kuvvetimizden yararlandır ve bunu varisimiz kıl. Bize düşmanlık edenlere karşı bizlere zafer ver. Musibetimizi dinimizde kılma. Dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin ulaşabildiği yer kılma.. Bizi esirgemeyenleri üzerimize musallat etme."

Âmin.

 

GİRİŞ

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Allah’(c.c.)a hamd eder, yalnız O’na boyun eğer, yalnız O’ndan yardım dilerim. Allah (cc)’tan alınmayan bütün ölçüleri reddeder, yalnızca Kur’an’dan kaynaklanan mikyasları kabul ederim. Tağuti sistem ve kuruluşlarından teberri eder, onları kendime düşman bilirim. Tağutların, Karunların, Hamanların, Belamların, Samirilerin, Mülhitlerin, vahdet-i vücutçuların, hululcülerin ve bunlara ses çıkarmayan dilsiz şeytanların şerrinden, aldatmacalarından Allah’(c.c.) a sığınırım.

Bu risaleyi, İslam’ın tavizsiz neferlerine, Allah’(c.c.)a baş eğmek için küfre başkaldıran yiğit kardeşlerime, Kur’an’ ın hamisi olmak için “sahte dinlere hayır” diyen muvahhidlere ve Allah (c.c.)’ ın nizamını hâkim kılmayı gaye edinerek ödünsüz çalışan gariplere ithaf ederim.

Yanlışlar bizdendir, doğrular Allah(c.c.)’tandır.

 

İSLAM’DA KEMALİZM VE ÇOCUK EĞİTİMİ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak” tan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak: 1–5)

 

Allah(c.c.), insanoğluna ilk emri vermiş, kendisini tanıyarak, birleyerek okumalarını, ilimle meşgul olup hakikatleri bulmalarını istemiştir. Zira cehaletin pisliğinden aydınlığın zirvesine ancak okumakla çıkılabilir. Okuyan insan bilgili olur, bilgili insanlar da ancak Allah(c.c.)’tan layıkıyla korkarlar.

Allah(c.c.) Kur’an’ ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır;

“Kulları içinde ancak bilgili insanlar Allah’tan gereğince korkarlar.” (Fatır: 28)

 

“Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve rabbinin rahmetini uman gibi midir? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” (Zümer: 9)

 

Gerçeğe dayalı insanoğlunu Allah(c.c.)’e kulluğa davet eder. Hakikatler ancak Allah(c.c.)’ı tanımak ve birlemekle olur. Zanna dayalı bir ilimle hakikatler bulunmaz. İçerisinde hurafe ve israiliyat bulunan bir bilgi doğruları temsil edemez. Temelinde şirkin hâkim olduğu bir ilim dalı insanı karanlıklara götürür. Diktatör, egemen güçler gerçek ilmin değil, kuruntu ve tahminlerin savunucuları olmuşlardır. Çünkü tahakkümleri altındaki insanları hakikatten ne kadar yoksun bırakırlarsa, o insanlar üzerindeki egemenlikleri o derece artacaktır. İslam dini bu durumu bildiğinden dolayı Allah(c.c.)’ı tanıyarak, O’nun emirlerini ölçü alarak okumayı, gerçekleri bulmayı Müslümanlara emretmiştir. Allah(c.c.)’ı tanıtmak ve O’nun emirlerine göre okutmak çocuklarımıza küçük yaşta verilmesi gereken farz bir ameliyedir.

Çocuklarımızı ufak yaşta şirkten ve onun eğitim sisteminden kurtarırsak, Müslüman olarak geleceğimizi teminat altına almış oluruz.

Allah(c.c.), Kur’an’ ı Kerim’de bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş, İslam’ın hamileri olacak çocuklarımızı iyi bir nesil olacak şekilde yetiştirmemizi bizden istemiştir.

“ Ey Rabbimiz, bizi Sana teslim olanlardan kıl, nefsimizden Sana boyun eğen bir ümmet çıkar.”  (Bakara: 128)

“ Ey Rabbimiz, bana tarafından temiz, hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz Sen duayı hakkıyla işitensin.” (A-li İmran: 38)

“ Hatırla ki, İbrahim şöyle demişti: “Rabbim, bu Mekke şehrini emniyetli kıl ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut” dedi.” (İbrahim: 35)

“Ey Rabbim, beni ve nefsimden gelecekleri gereği gibi namaz kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz, duamızı kabul buyur. Ey Rabbimiz amellerin hesap edileceği kıyamet günü beni, anamı, babamı ve mü’minleri bağışla.” (İbrahim: 40–41)

“Ey Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller ver ve bizi takva sahiplerine önder kıl.” (Furkan: 74)

“Ey Rabbim, beni, bana ve ana-babama verdiğin şükretmeye ve razı olacağın iyi işleri yapmaya muvaffak kıl. Neslim hakkında da bana hayır ihsan buyur. Ben Sana döndüm ve elbette ben Müslümanlardanım.” (Ahkaf: 15)

Bütün bu ayetlere göre iyi bir nesil yetiştirmek için, çocuklarımızı küçük yaşta İslam’a göre yetiştirmeli, ufak yaşta körpecik beyinlerine şirk ve küfür bulaştırmadan dini, İslam’ı yetiştirmeliyiz bunu ilk önce çocuğun ailesi gerçekleştirmeli, onu Kur’an’ a göre yetiştirmelidir. Çocuk ebeveyninin yanında Allah(c.c.)’ın bir emanetidir. Onun temiz kalbi işlenmemiş taze bir cevherdir. Ona doğru şeyler öğretilir ve iyi alışkanlıklar kazandırılırsa bu duygu içerisinde gelişir. Ona kötü alışkanlıklar kazandırılırsa Allah(c.c.)’a asi olmasına sebep olunursa bunun vebali babasınadır. Hz. Peygamber (s.a.s) hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

        “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar, ana ve babası onu Mecusi veya Hristiyan yapar.” (Tirmizi)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çocukların eğitim sorumluluğunu tümüyle ana babaya yüklediğini görüyoruz.

İbn-i Ömer (ra.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Her biriniz bir çobandır ve her biriniz sürüsünden sorumludur.

Devlet adamı bir çobandır ve yönetimi altındakilerden sorumludur. Erkek aile fertlerinin çobanıdır ve onlardan mesuldür. Kadın kocasının evinde çobandır ve çocuklarından mesuldür. İşçi efendisinin malının çobanıdır ve ondan mesuldür. Hâsı her biriniz birer çoban ve her biriniz sürüsünden mesuldür.

Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğun eğitimi konusunda temel bir kaide koymuş, bu kaideye göre çocuk ana babasının dini üzere yetişir. Ana baba çocuk üzerinde etkilidir ve çocuktan sorumludur.

Ebu Hureyre (ra.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Dünyaya gelen her çocuk ancak İslam fıtratı üzerine doğar. Daha sonra ana babası onu Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi yaparlar. Nitekim hayvan yavrusu da organları tam olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik kesik bir yer görür müsünüz? Sonra Ebu Hureyre (ra.)şu ayeti okumuştur: “Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrata dön. Allah’ın yaratması değiştirilmez. İşte dosdoğru din budur. “ (Rum: 30)    Hadis / Buhari

Allah (c.c.) ana babaya çocuklarını eğitmelerini emretmiş, onları buna teşvik etmiş ve şu ayetiyle onlara sorumluluk yüklemiştir:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve aile fertlerinizi yakıtı insanlar taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında iri gövdeli, sert yapılı, Allah’ın kendilerine emretmediklerine isyan etmeyen ve emrolunduklarını yapan melekler vardır.” (Tahrim: 6)

Bu ayetin tefsirini âlimlerimiz şu şekilde yapmışlardır.

“Mü’minin gerek kendine gerekse ailesine karşı mükellefiyetleri çok ağırdır. Önünde bir ateş uçurumu vardır. Hem kendisi hem çocukları ona maruz olabilirler. İşte mü’min kendisini bekleyen bu ateş çukuruna düşmemek için çalışacaktır. Onu ateş beklemektedir onu, alev alev yanan korkunç bir ateş. Bu ateşte insan ve taş aynı şekilde yanmaktadır. “ (Seyyid Kutup)

“Hz. Ali (ra.) bu ayet hakkında şu açıklamayı yapmıştır: ‘kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun’ demek, kendinize, çocuklarınızla ehlinize öğretin, onları fısk ve fücurdan koruyun, onlara bütün hayır yollarını öğreterek hem kendinizi kurtarın hem de neslinizi hak üzere daim ettirin demektir. “(Tefsir’ul Mizan Tabatai)

“Günahları bırakmak ve ibadet yapmakla kendinizi koruyun. Kendinizi sorumlu tuttuğunuz şeylerle onları sorumlu tutmakla da aile fertlerinizi koruyun. O halde çocukların ıslahı, yanlışlarının düzeltilmesi ve onlara iyi alışkanlıklar kazandırılması hususunda devamlı çok gayret edilmesi gereklidir. Zaten Peygamberlerin yolu da budur. Nuh (a.s.) oğlunu imana davet etmiş, İbrahim (a.s.) de çocuklarına yalnız Allah’a kulluk etmelerini vasiyet etmişti. (Tefsir’ul Taberi)

Şüphesiz Allah (c.c.) kıyamet gününde babasından ötürü çocuğunu hesaba çekmeden önce çocuğundan ötürü babasını hesaba çekektir. Zira babanın evladı üzerinde bir hakkı olduğu gibi, evladının da babası üzerinde bir hakkı vardır.

Çocuğuna faydalı bilgiler öğretmeyi ihmal eden ve onu başıboş bırakan bir kimse şüphesiz en kötü şeyi yapmış olur. Çocukların çoğunun bozulması babalarından, babalarının onları ihmal etmelerinden, dinin farz ve sünnetini öğretmemelerinden kaynaklanmaktadır. İyi bir nesil yetiştirmek şüphesiz büyük bir sorumluluktur. Kıyamet gününde kişi bundan dolayı hesaba çekilecektir. Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hureyre (ra.)’den rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Kıyamet gününde kul getirilir ve Allah (c.c.) ona sorar: ‘Ey kulum! Sana göz, kulak, mal ve çocuk vermedim mi? Sana zevce vermedi mi? Arazi ve hayvanları senin hizmetine vermedim mi? Şu hesap gününde benimle karşılaşacağını hiç aklından geçiriyor muydun? Kul ‘hayır’ cevabını verir. Bunun üzerine Allah (c.c.) ‘İşte sen beni unuttuğun gibi bende seni unutuyorum.’ der.” (Müslim - Zühd)

Allah (c.c.), hesap gününde bizlere ihsan ettiği çocukların hesabını mutlaka soracak, onları ne üzere, kime kulluğa davet ettiğimiz sualinin cevabını bizden isteyecektir. Mal, metanın birer imtihan aracı olduğu gibi çocuklarımız da bizim için birer imtihan aracıdır. Allah (c.c.) Kur’an - ı Azimüşşan’ da bu konuyu aydınlatıcı ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:

“Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın, yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı.” (A-li İmran: 14)

“Servet ve oğullar dünya hayatını süsüdür. Ölümsüz olan Salih ameller ise Rabbinin katında hem sevap bakımından hem de ümit bağlama bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf: 46)

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, bir mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” (Hadid: 20)

“İnkârcılara malları da evlatları da Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Ali İmran: 106)

“Ey Muhammed! Artık onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında onların azabını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” (Tevbe: 55)

“Onlar kendilerine servet ve oğul vermekle iyilik ve fayda sağlamak için can attığımızı mı sanıyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.”(Mü’minun: 55)

“Bilin ki servetleriniz ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir ve büyük mükâfat Allah katındadır.” (Enfal: 28)

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlarda olur, onlardan sakının.” (Teğabun: 14)

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödemeyeceği günden korkun. Bilin ki Allah’ın verdiği söz gerçektir.”

(Lokman: 33)

“De ki: eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hısım ve akrabalarınız, kazandığınız servetler, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler size: Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayet etmez.” (Tevbe / 24)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun; babaları, kardeşleri, oğulları veya hısım akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanların sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücadele / 22)

N­­­­­­­­­­­­­­­­esil ve çocuklar üzerinde şeytanla insan arasında bir mücadele, çekişme vardır. Şeytan Allah (c.c.)’ın yolundan ve O’na itaat etmekten nesli uzaklaştırmak için gayret sarf eder. İşin farkında ve dikkatli olmamız için Allah-u Teala bu noktayı bize bildirmiş bulunmaktadır. Bu yüzden şeytanın müdahalesinden önce istikamet kazandırmak üzere Allah (c.c.) bize günahsız çocukluk dönemini vermiştir. Eğer ana babalar bu dönemi ihmal eder ve değerlendirmezlerse büyük ve önemli bir fırsatı kaçırmış olurlar. O halde çocukların ıslahı ve İslam üzerine yaşaması noktasında ana babanın daha gayretli olması gerekir.

“(Şeytan) dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına bir bak! Yemin ederim eğer kıyamet gününe kadar ertelersen azı müstesna, onun neslini kendime bağlayacağım.’ Allah buyurdu: ‘Git, onlardan sana kim uyarsa bilin ki, cehennem hepinizin cezasıdır.’”( İsra: 64 )

Iyad bin Hammad’dan (ra) rivayet edilen bir Hadis-i Kudsi ’de şöyle buyurulmaktadır: ”Ben kullarımı hanif (her türlü kötülükten uzak, doğru ve mükemmel ) olarak yarattım. Şeytanlar geldiler ve onları doğru yoldan çevirdiler.” (Buhari - Cennet)

Bütün bu ayet ve hadislerden anlaşılıyor ki; İslam geleceğin nesli olan çocuklarımızı imanlı yetiştirmemizi bizlerden önemle istemiştir.

Tarihten günümüze kadar da bütün beşeri sistemler hâkimiyetini sürdürebilmek için çocuklar üzerinde çokça durmuşlar, onları kendi ideolojileri için bekçi olarak yetiştirmeye çok uğraşmışlardır. Bilhassa İslam karşıtı otoriteler çocukların İslam’a göre yetişmesine tahammül edememişler, onların imandan ve Kur’an’ dan uzak yetişmelerini sağlamak için eğitimlerini hass.a.s.laştırarak ciddi boyutlarda kanunlar çıkarmışlardır.

İçerisinde yaşadığımız coğrafya da zalim ve kâfir Kemalist düzen İslam’a karşı olan eğitim sistemini kendi amentüsüne göre tanzim edip insana dayatma niteliğinde uygular olmuştur. Kemalizm kendini koruyabilmek için ilkelerini tabulaştırıp bunu bir din haline getirmiştir. Bu dinin insanlar nezdinde de kabul görebilmesi içinde onu devlet olarak mecburi tutarak zoraki kabul ettirmeye çalışmıştır. İlkokuldan başlayarak bütün eğitim sürecinde Kemalizm kendi dininin ölçü olarak almış, eğitimini bu kokuşmuş ideolojiye göre bina etmiştir.

Maksadı bellidir; tek tip insan yetiştirip çocukların beynine putperestliği sokmaktır. Zaten eğitim sürecindeki süreç iyice tahkik edilirse hep küfür sözler ve küfür amellerle dolu olduğu görülür. T.C.’nin eğitimle ilgili yaklaşımının hangi düzeyde olduğunu göstermesi açısından bazı anayasa maddeleri, kanun, yönetmelik… vs. aşağıya çıkarılmıştır:

T.C. Anayasası, Madde: 42,

Kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim es.a.s.larına göre, devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Bu es.a.s.lara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

 

Milli Eğitim Temel Kanunu, Kanun No: 1739,

Genel Amaçlar,

Öğrencileri,

 

Madde–2-a Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan T.C.’ye karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar yetiştirmek.

 

Madde–10 Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde, Atatürk ilke ve inkılâpları ve anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Eğitim kurumlarında anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasi ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasi olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez.

 

Madde–12 Türk milli eğitiminde laiklik esastır.

Madde–15 Okullarda kız ve erkek karma eğitim sistemi yapılması esastır.

 

Madde–43 Öğretmenlik, devletin eğitim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir.

 

İlköğretim Amaçları,

Öğrenim görmüş bir yurttaş.

 

A-Kişisel Bakımdan;

Madde–7-b Türk milletini yüceltir, Türk büyüklerini, onların hizmetlerini tanır ve değer verir. Atatürk’ün Türk İstiklali için yaptığı savaşları, memleket idaresine getirdiği demokratik esasları, Atatürk inkılâplarının tarihi sebeplerinin bilir ve bu inkılâpların gelişip ilerlemesine çalışır.

 

B-Toplum Hayatı Bakımından,

İlkokul çocuğa, T.C.’nin insan haklarına dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir devlet olduğu kavratmayı amaç bilir. Buna göre ilköğretim görmüş bir yurttaş;

 

1 – Demokrasi ilkelerini kavramaya başlamıştır. Bütün ilişkilerinde bu ilkeleri uygulamaya çalışır.

2 – Demokrasinin sadece bir idare şekli olmayıp, bir yaşam şekli olduğu düşüncesini benimser.

 

İlkokul Eğitim ve Öğretim İlkeleri;

Derslerle amaçlar ve ilkeler arasında bağlantı kurulmalıdır. Okul etkinlikleri öğrencilerde istenilen davranış değişikliklerini sağlamaya yönelmelidir. İlkokul programı, Türk milli eğitiminin amaçları ve ilköğretimin amaçlarını kademe kademe gerçekleştirmek üzere düzenlenmiş araçtır!

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretimin Genel Amacı;

İlköğretim ve ortaöğretimde öğrenciye, Türk milli eğitim politikası doğrultusunda, Genel Amaçlarına, İlkelerine ve Atatürk’ün Laiklik ilkesine uygun Din kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi ile ilgili yeterli temel bilgi kazandırmak… Böylece Atatürkçülüğün, insan sevgisinin pekiştirilmesini sağlamak, faziletli insan yetiştirmektir.

Bütün bu anayasa maddeleri, kanunlar, ilkeler vs. Kemalizm dinini yaşatmak, onu gönüllere nakşetmek için çıkarılmıştır. Kemalizm’in kurucusu olan Atatürk’ü putlaştırmak, onu ilah seviyesi çıkarmak için hazırlanmış, bilinçli bir şekilde onun tazimine zemin hazırlamıştır.

Kemalizm eğitim sistemini kurarken katiyetle İslam’ı ölçü olarak almamış, bilakis onun hükümlerini iptal edercesine kurallar koymuştur. İslam’ın put ve putperestlere düşman olduğunu bildiği halde T.C. eğitimini putperestlik üzerine kurmuştur. İslam “Allah’ın adıyla oku” buyurduğu halde, Kemalistler “Atatürk’ün adıyla” okutmuşlardır.

Kemalizm düzeni, İslam’ı eğitimde ölçü almadığı gibi, hiçbir müessesede de ölçü almamayı bırakın ölçü almayı, onu hayatın bütün merhalelerinden kovduklarının yanında insanların kafalarından da kovmaya çalışmışlardır.

Diktatör olan Kemalistler İslam’ı ve Kur’an’ ı kabul ettiklerini söyledikleri halde; onun hükümlerine savaş açmış, Kur’an sistemini kabul etmediklerini bütün anayasa maddelerinde göstermişlerdir. Yetmiş küsur yıldan beri de temelinde şirk olan hukuki, ekonomik eğitim sistemini zorbaca devam ettire gelmişlerdir.

T.C. İslam dini ve Müslümanlara karşı savaş açmış, İslam dinini çeşitli şekillerde deforme etmeye çalışmış, dinin değişmez hükümlerini kendi kokuşmuş sistemi olan Kemalizm’in potasında eritmeye çalışmış, bu hareketini de eğitimde en bariz şekilde göstermiştir.

Bu amaca yönelik olarak Türkiye’de gerçekleştirilen bazı düzenlemeler, reformlar şunlardır;

 

Hilafetin Kaldırılması                                                3 Mart 1924

Tedrisatın Birleştirilmesi                                           3 Mart 1924

Medreselerin kapatılması                                        3 Mart 1924

Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin İlgası                        3 Mart 1924

Şer’iye Mahkemelerine Son Verilmesi                 8 Mart 1924

Teşkilatı Esasiye Kanunu                                        20 Nisan 1924

Şapka Kanunu                                                                     26 Aralık 1925

Laikliğin Kabulü                                                        10 Nisan 1928

Arap Yazısını Terki ve Latin Yazısının Kabulü     3 Ekim 1928

Vs… vs… vs…

 

Bütün bu ile İslam’a ve İslami hayata saldıranlar, İslami eğitimin temel ilkelerini kendi sistemlerinde gericilik ve yobazlık olarak göstermeye çalışmışlardır. Bunlardan birkaç örnek verecek olursak; “İlkokul kitaplarında ‘çağdaşlık ve gericilik’ tanımı yapılırken ‘İslam’ın emri olan ve Allah (cc)’ın Kur’an’ ın da buyurduğu örtünme ile ilgili hükmünü hiçe sayarak’ sayarak kapanan bir kadının fotoğrafını basıp bunun gericilik ve yobazlık olduğunu yazmışlar; bu fotoğrafın yanına ‘Allah’ın ahkâmı hilafına’ açık saçık kadının fotoğrafını koyarak bunun da ilericilik ve çağdaşlık olduğunu yazmışlardır.

İslam’ın bir emriyle alay eden, İslam’ın hükmüne gericilik diyen herkes bil ittifakla küfr-ü istihza içerisinde kâfir olular. Velev ki Allah(cc)’a iman ettiğini söylesin. O, bu amelini terk etmediği müddetçe yine kâfirdir.

Çünkü Allah(cc)’ın şu ayeti kerimelerini hafife almıştır:

“Mü’minlere söyle gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını haber almaktadır.” (Nur: 30)

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koyup başlarını örtsünler, süslerini kimseye göstermesinler.” (Nur: 31)

 

Bütün âlimler ittifak etmiştir ki, İslam’ın bir emri hafife alan, onu tenkit eden, onunla alay eden veya onu inkâr eden kâfir olur. Allah (cc) ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

“Onlara soracak olursan, ‘biz and olsun ki eğlenip oynuyorduk’ diyecekler. De ki: ‘Allah’la, ayetleriyle ve Resulüyle mi alay ediyorsunuz? Özür beyan etmeyin, inandıktan sonra küfre girdiniz.” (Tevbe: 65–66)

Bugün içerisinde bulunduğumuz cahili sistem uygulayıcıları her anında, her kanunda, her eğitiminde İslam’ın emriyle alay edercesine, onu tahkir ederek kanun çıkarmakta ve bunu da insanlara uygulamakta, buna uymayan kişileri de cezalandırıp toplumu asimile etmektedirler. Allah(cc)’a kulluk yapmaya çalışan Müslümanları da fitneci olarak göstermektedirler.

“Kemalist düzeninin eğitimi İslam düşmanı olan Refik Ahmet şu hezeyan dolu sözleri üzerine kurulmuştur: <<(hâşâ) Allah(cc)’ı da sultanla beraber tahtından indirdik. Artık Türkiye’de ve bütün müesseselerinde ne din, ne Allah ve ne de Peygamber vardır. Bizim dinimiz Kemalizm, mabetlerimiz de fabrikalardır.>> Okullarında ölçüye göre eğitim yapılmış, kışlalarında bu öğretiye göre asker yetiştirilmiş, parlamento da bu ilkelere göre kanunlar çıkarılmış, günlük yaşantıda bu felsefeye göre hareket edilmiş, velhasıl bu söylem hep taze tutulmuştur.

3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı kanunla İslam’ı Kur’an’ı öğreten bütün medreseler kapatıldı ve müderrisleri de zindana atıldı, idam sehpalarına gönderildi. Artık Türkiye’ye yeni bir devir başlamıştı. İçerisinde Allah (cc), Kur’an ve Peygamber (s.a.s.)’in dediklerini hiçe sayarak yerini Aristo, Darvin vs.nin felsefelerinin hâkim olduğu bir eğitim sistemi uygulanmalıydı artık. Bu sistemde dini kurallar geçersizdi, bilgilenmeleri Kur’an’ a değil, ilahları olan Atatürk’e, onun ilkelerine göre olacaktı. Bunlara göre muasır medeniyet(!) seviyesine ancak böyle çıkılabilirdi. Dini kurallara göre bir eğitim ancak gericilik ve yobazlık olurdu onlara göre.

İlk karanlık çağın kokuşmuş zihniyetine sahip olan yobaz Kemalistler!

Sizler bin bir hileyle, entrikayla, bu ümmetin gafletiyle İslam dininin ahkâmı bu memleketten kovdunuz. İlericili adına Kur’an’ı çiğneyerek benim Peygamberime hakaret ettiniz. Eğitiminizi materyalizm üzerine kurarak okullarınızda İslam’dan uzak nesil yetiştirdiniz!

Soruyorum sizlere geldiğiniz nokta neresi! Kemalizm sizleri hangi noktaya getirdi? Uyguladığınız barbar düzeniniz sizlere ne kazandırdı? Bu ülkeyi hangi seviyeye getirdiniz? Kocaman bir hiç değil mi? Bakın şu eğittiğiniz din tanımaz, Kur’an bilmez neslinize, bunlar mı çağdaş, bunlar mı ilerici!

Ahlak tanımaz egoist, amiriyle memuruyla hırsız, kendi menfaatini halkın menfaatinden üstün gören bürokratlar… Güneydoğuda açlıktan çöplük karıştıran ezilmiş insanlar… Maddeye kul olup onun için her şeyi yapabilecek ruhsuzlar… Haksızı haklı, haklıyı haksız gösteren zihniyet… Yönünü şaşırarak nereye gittiğini bilmeyen maneviyatsız gençlik… Milleti soyup soğana çevirerek kese dolduran idareciler… Yalanla dolanla halkı sömüren liderler… İhtiyaçtan zevkten çalan hırsızlar… Zinayı normal sayıp iffete gericilik diyenler… Haksızlığa kendi kafalarınca başkaldıran size göre terörist olan zavallılar…

Kısacası soysuzlar, sopsuzlar, köleler, kendini aydın sanana cahiller, evet bütün bunlar siz Kemalistlerin ürünü değil mi? Herhalde bütün bunlar 70 – 80 yıl önce koymuş olduğunuz İslam’ın eseri değildir. İlericilik adına Din-i Mübini eğitim sisteminden kaldırdınız, milleti kendi efendilerinize köle yaptınız.

 

Kemalist Sistemdeki Eğitim

Kemalist sistemdeki eğitim, anayasanın ilgili maddesi, buna uygun çıkarılan kanunlar, bu kanunlara uygun çıkarılan vs.lere göre hazırlanmış ders kitaplarıyla, bağlı olduğu kurallara uyacağına dair yemin etmiş öğretmenleriyle ve eğitim sürecinde öğrencinin uymak zorunda olduğu kuralları ile yaptırılır.

 

Ders Kitapları

Eğitimde kullanılan ders kitapların tümü amaçlarını gerçekleştirmek için düzenlenmiş bir araç olarak görülür. Bu sebeple de İslam’ın küfür ve şirk olarak baktığı bilgilerle doludur.

Mesela; Atatürk ilke ve inkılâplarına göre ayarlanarak onun sevgisi üzerine kurulu bir bilgilendirme esasına göre düzenlenir.

Bazı küfür söz ve bilgiler;

Atatürk sevgisinin çocuklara aşırı derecede enjekte edilmesi,

İslam ve Müslüman düşmanı olan bir kimsenin övülmesi,

Kur’an’a ve onun hamilerine düşman olan tağutun methedilerek kahraman gösterilmesi ve bu milleti yaratıcı olarak nitelendirmesi,

Toplum tarafından ilah seviyesine çıkarılan bu İslam düşmanın faziletlerinden bahsedilmesi,

İslam’ın temel rüknü olan Hilafet makamının küçük gösterilmesi,

Devrimlerine karşı çıkan İslam ulemasının bozguncu olarak tanıtılması,

İslam’ın emri olan kılık kıyafeti gerici, çağdaş olmayan olarak isimlendirilmesi,

İslam’ın fazileti olan sarık hakkında kötü sözler söylemesi,

Kur’an’ ın kerih gördüğü meseleleri doğru göstermesi,

Darvin, Aristo, vb felsefesinin ölçü olarak alınması,

İlk çağlara ait verilen bilgilerde kasıtlı yanlışlıklar yapılması, “ilk insanların konuşma bilmemesi, yazının Sümerler tarafından bulunması, Arşimet suyun kaldırma kuvvetini bulduktan sonra gemi yapımının öğrenildiği, vs… gibi”.

İslam düşmanı olan tağutların sevilmesi ve tağutlara saygı duyulması gerektiğinin vurgulanması…

 

Evet, bütün bu saçmalıklar hazırlayana, uygulayana ve uyana ciddi mesuliyet yükleyen saçmalıklar maalesef bu ülkede senelerce temel eğitim olarak çocuklara verildi ve verilmektedir. İçerisinde bin bir şirk dolu bu ders kitaplarında ki bilgiler öğrencilere uyulması gereken doğrular olarak gösterilmiştir.

 

Öğretmenler,

Bu düzenin eğitimini yapan öğretmenler bu göreve başlarken, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda laikliğe gölge düşürmeden demokrasi ve Cumhuriyeti koruyarak eğitimde devlet adına görev yapacaklarına dair antlaşma yapmışlar, imanlarını Kemalist düzene teslim ederek şirk sisteminin amentüsünü tasdik etmişler, kâfir düzenin bekçiliğini yaparak; bu sisteme itaat eden, İslam’dan uzak, Atatürk’ü seven bir nesil yetiştireceklerine dair söz vermişlerdir.

Böyle put yapan putperestlere çocuk teslim edilirse, çocukların durumunu siz düşünün… Hele bunların en azılılarını bir tahayyül edin ki, Allah korusun yavrumuz karşımıza tam Kemalist, devletçi, putperest olarak yetiştirip çıkıverir. Yani kurdun elin kuzu teslim etmek gibi bir şey bu. Çocuklarımızı bu cani ve Allah düşmanı olan sisteme teslim edersek, onlar yavrularımıza putçuluğu enjekte edecek, onların kafalarında iz bırakacak ve belki de Allah(cc)’ın bizde emaneti olan neslimizde hiç telafisi olmayan yaralar açacaklardır. İslam çocuk eğitimine önem verdiği için çocukların İslam düşmanlarına teslim edilmemesini emretmiştir. Müslümanların mutlak surette buna riayet etmesi gerekmektedir.

 

Eğitimde Öğrenciye Yaptırılan Fiiller

Öğrenci Andı

İlköğretimde talebeler her sabah koro halinde Kemalist düzenin amentüsü olan “andımızı” söylerler. Tam metni aşağıdadır:

“Türküm, doğruyum, çalışkanım, ilkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!”

Kutlama ve Anma Günleri

   23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim... gibi İslam'ın bu ülkeden kovulduğu günlerde ve 10 Kasım... gibi anma günlerinde çocuklara bu günlerin önemli olduğu zorla kabul ettirilir, çocukların etkin bir şekilde katılımının sağlanması için her türlü tedbir alınır ve çocuklar o günü sevmeye mecbur edilirler.

 

Bu günlerde bütün öğrenciler Atatürk putunun önüne getirilir, onlardan buna saygı duruşu istenilerek Atalarına ibadet yaptırılır. İslam 'ın hükümlerini tahkir eden sözler, bu günlerin büyüklüğünü anlatmak için öğrencilere söylettirilir. Yine bu günlerde İslam düşmanı olan, Kur’an’ı yürürlükten kaldıran tarihteki Firavunu aratmayan Mustafa Kemal aşırı derecede övülerek methedilir.

 

Kemalist eğitim sisteminde öğretmenin talebelerinden istemiş olduğu şeylerin başında Atatürk ilke ve inkılâpları gelir. İnkılâplarından bazılarını daha önce belirtmiştik, ilkeleri ise:

 

Laiklik

Din devlet işlerine karışmayacak, Allah' ın kuralları yargı ve yasamada ölçü olmayacak, dini kurallara göre hareket edilmeyecek, zaten dini kurallara göre hareket eden Osmanlı da bu yüzden gerilemiş, ileri gidememiştir. Dini kurallara göre hareket eden kimseler de hep gerici olmuş, bağnazlıktan, yobazlıktan kurtulamamıştır. Öğrenim gören herkes bu şekilde düşünmeye mecburdur. Bu anayasa emridir. Bu hurafeyi kimse tartışma hakkına bile sahip değildir.

 

Devletçilik

Devlet her şeyin üstünde görülecek, ona mutlak itaat edilecek,o ne derse doğru olacak:, onun uğrunda savaşma kutsanacak:, onun yolunda ölenler cennete gidecek, devletin düşmanı olan herkesin düşmanı olacaktır.

 

Cumhuriyetçilik

En iyi yönetim şeklinin bu olduğu vurgulanacak, halk kendi kendisini yönetecek, halkın üstünde hiçbir kuvvet olmayacak: Halkta din adına istekte bulunamayacak: Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacak: hüküm ve anayasa belirleme halkın çoğuna göre ayarlanıp helal ve haramlar (serbest ve yasak olan hareketler) bu çoğunluğa göre tespit edilecektir.

 

Halkçılık

Halk çok sevilip ona hizmet aşkıyla yaklaşılacak, hangi dinden olursa olsun herkes kardeş bilinecek. Din, meşrep ve mezhep farkı gözetilmeksizin onlara yaklaşılacaktır.

 

 

 

Milliyetçilik

Aynı toprak, aynı bayrak, aynı milli duygular içinde olan, aynı kültürü paylaşan insanlar bir millettir. Türk milleti de ırk olarak üstün meziyetlere sahip bir ırktır. Kişi hangi durumda olursa olsun bu ırktansa yüceltilerek üstün ırktan olduğunun gururunu duymalıdır...

 

İnkılâpçılık

Atatürk'ün yaptıkları hep devam ettirilmeli hatta daha sonraki zamanlarda yeni yeni ilaveler yapılmalı, hele bu ilke hiç ihmal edilmemelidir.

 

İslam’ın Bütün Bunlara Verdiği Cevap ve itirazları

 

Kur’an’ ı Azimüşşan ilkelerini tevhid üzerine bina ederek şirki ve küfrü hiçbir şekil altında kabul etmemiş, Allah(c.c.)'tan başkasına ibadeti bünyesinde asla barındırmamış, bilakis, Allah( c.c. )'tan başkalarına tazimi aşırı derecede överek onu ilah seviyesine çıkarmayı katiyetle kabul etmemiştir. Hatta şirk koşmayı bırakın, şirk koşulan meclislerde bile oturulmasına müsaade edilmemiştir. Temeli şirk üzerine kurulu eğitimin verildiği yerlerde de bulunulmamasını Müslümanlardan önemle istemiştir. Bu görüşümüze delil olan ayet-i kerimelerimiz şunlardır:

 

"Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanlara gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan bunu sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) , o zalimler topluluğuyla oturma." (En 'am: 68)

 

"(Allah) Size kitap indirmiştir ki, Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de, onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah bütün ikiyüzlüleri ve kâfirleri cehenneme toplayacaktır." (Nisa: 140)

 

Bu ayeti kerimelere göre Allah(c.c.)'a şirk koşulan, Allah(c.c.)'ın diniyle alay edilen yerde oturulmaması, o yerden uzaklaşıp gidilmesi gerektiğini kesin bir emirle bildirmektedir.

 

Şimdi düşünülmesi gereken şey, Allah(c.c.) böyle bir yerde oturmayın dediği halde, her sözü küfür ve şirk olan bir eğitim sisteminin uygulandığı yerlerde nasıl oturulur ve çocuklarımız buralara nasıl gönderilir! Hele hele İslam dinine bilinçli bir düşmanlık besleyen Kemalist düzenin okullarına nasıl çocuk teslim edilir! Şu mantık hemen reaksiyona girmesin: 'Vay efendim benim çocuğum bu küfür amellerini yapmıyor, küfür kelimelerini söylemiyor.' denmesin. Zira Allah (c.c.) bırakın bu fiilleri yapmayı bu fiillerin başkaları tarafından yapıldığı ve söylenildiği yerlerde bulunmamızı bize yasaklıyor. Eğer oturur isek bizim de o Allah(c.c.)a şirk koşan kimseler gibi olacağımızı bize bildiriyor.

 

Zaten Kemalist sistemin okullarına giden çocuklar oralarda işlenilen küfür ve şirkleri anlayabilecek, anlayabilse de küfür ve şirklere karşı koyabilecek güçte ve kuvvette değillerdir. Karşı koysalar bile düzen çocuklar için çeşitli cezalar uygulayarak buna müsaade etmemektedir.

 

Müslümanlar hiçbir şekilde velayeti kâfir ve müşriklere veremez, onları veli tayin edemezler. Velayetin bile verilmeyeceği müşriklere elbette çocuklar da teslim edilemez. Allah(c.c.) kâfirlerin dost edinilip onlara yaklaşılmasını şu ayeti ile nehyediyor:

 

"Mü'minler, mü'minlerden başka kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah'tan hiçbir şey (yardım) ,yoktur." (Ali İmran - 28)

 

"Onlar kendileri gibi sizin de kâfir olup onlarla bir olmanızı arzu ettiler. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar, içlerinden veliler edinmeyin." (Nisa - 89)

 

"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizde onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez." (Mâide: 51)

 

"Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Kim onları veli edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Tevbe: 23)

 

 Allah(c.c.) kesin emirle, Allah(c.c.)'ı inkâr eden, O'nun sistemi­ni kabul etmeyen, O'na şirk koşarak iman eden kimseleri, kuruluşları dost kabul etmememizi istemektedir. Hal böyleyken kâfir olan Kemalist düzenin kendi dininin eğitimini ve öğretimini yaptırdığı okullara nasıl çocuklar teslim edilebilir? İçerisinde kendi dininin kurucusu olan müşrik Atatürk'ün amentü esaslarının bulunduğu bir eğitimde Müslüman çocuğu nasıl öğrenim görebilir!

Bu yerler Kemalistlerin dinlerini çocuklara aşıladığı yerlerdir. Yani buralar birer din okuludur. Nasıl ki, Hıristiyan ve Yahudi okullarına çocuklarımızı gönderemiyorsak, Kemalistlerin okullarına da gönderemeyiz. Düşünün ki, Hristiyan okullarında çocuklarımıza Hristiyanlık verilse, İncil onlara en doğru kitap olarak gösterilse, Hz. İsa (a.s.) 'Allah'ın oğlu' olarak enjekte edilse, İslam ve Müslümanlar buralarda yerilse bizler buralara çocuklarımızı okuma yazma karşılığında teslim edebilir miyiz? İslam buna hiç ruhsat vermiş midir? Elbette ki vermemiştir. Çünkü buralarda şirk öğretilmektedir.

Kemalist düzenin okullarında da Kemalizm dini verildiği, bu yerlerde İslam düşmanları methedilerek onların kahraman gösterildiği, Allah(c.c.)'a şirk koşulduğu, içerisinde el'fazı küfür ve ef’ali küfür bulunduğu için bu okullara giden ve gidilmesine rıza gösteren kimselerin durumları da aynen, hatta daha kötü olarak, Hristiyan okullarına giden ve gönderen gibidir. Buraya çocuğunu gönderen kişi küfre rıza gösterdiği için İslam dininden çıkmış sayılır.

 

Allah(c.c.)'a şirk koşanla, bu koşulan şirke ortak olup buna vesile olan arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü küfre rıza küfürdür. Bir baba çocuğunu putlara ibadet edilen, küfür sözler söylenilen yerlere gönderiyorsa, çocuğunun çobanı olduğundan dolayı, çocuğunun küfre girmesine vesile olması hasebiyle küfre düşer. Çocuğunu böyle okullara gönderen babanın, eger İslam dairesinde kalmak istiyorsa hemen çocuğunu buralardan alarak hem çocuğunu hem kendini küfürden kurtarması gerekmektedir.

Müşrik Kemalistler mü'minIeri kendi yollarına davet ederek mü'minlerin de kendileri gibi yaşamaları ve Allah(c.c.)'a şirk koşmalarını isterler. Kendi ölçülerine göre nesiller yetiştirip sistemlerinin bekasını sağlamaya özen gösteririler.

itim verdikleri okulları normal bir okuma yazma öğreten okullardan ziyade amaçları, ilkeleri... Vs.lerden anlaşıldığı üzere Kemalizm dininin zorla öğretildiği hatta Kemalizm'den başkasının öğretilmediği yerlerdir.

Okullarda Kemalizm sisteminin kurucusu ve ilahı olan Mustafa Kemal'e tapınma, onun küfür ve şirk olan söz ve davranışlarını övme, İslam’ı yıkma ve yok etme hareketlerini doğru gösterme, İstiklal Marşlarında saygı durma, Atatürk heykeli önünde kıyama durma... gibi İslam'ın şirk ve küfür olarak baktığı ameller yapılmakta ve yaptırılmaktadır.

Putperest Kemalist düzeni o kadar ileri gitti ki yüce İslam dininin savunucuları, Şeriat-ı Muhammediye'nin bekçileri olan gerçek İslam âlimlerini darağaçlarında sallandırdılar. O gerçek mücahitleri İstiklal Mahkemelerinde yargılayıp idam ettiler ve bu kimseleri de okul kitaplarında terörist, gerici ve yobaz olarak gösterdiler.

 

İslam'ı, Kur’an' ı, şeriatı, İslam âlimlerini, İslam mücahitlerini kötülemeyi amaç edinen bir eğitim sistemine muvahhid bir Müslüman çocuğunu nasıl teslim edebilir! Bu düzen bizim düşmanımız değil midir? Düşmanlarımıza çocuklarımızı teslim edersek bize düşman olarak yetiştirip karşımıza putperest olarak çıkartmayacaklar mı? Biz Müslümanlar tağutu reddettiğimizi söylüyoruz da neden onların şirk dolu eğitim sistemine çocuklarımızı teslim ediyoruz! Allah( c.c.) ayetlerinde 'şriklerden yüz çevirin' dediği halde niçin Allah(c.c.)'ın uyarısını dikkate almıyoruz? Bu konuda Rabbimizin şu ayeti celileleri bize yeterli gelmiyor mu?

 

"Rabbinden sana vahy olunana uy. Ondan başka ilah yoktur, ortak koşanlardan yüz çevir." (En’am: 106)

 

"Ve Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine davet et, ortak koşanlardan olma." (Kasas: 87)

 

"Sen onlardan yüz çevir ve bekle, zaten onlar da beklemektedirler. "

 

Müslüman olan kimse Allah(c.c.)'ın bu buyruklarına itirazsız teslim olmak zorundadır. Hem müşriklerden yüz çevirdiğini söyleyeceksin, hem de Kemalist müşriklerin ellerine çocuğunu teslim edeceksin! Bu, davası ile kişinin tezadı değil midir?

 

Kemalist sistem eğitime niçin önem veriyor, neden herkesin ilköğretime katılmasını mecburi kılıyor? Çünkü ileride kendi sisteminin koruyucularını buradan çıkartacak, putperest, din düşmanı, maddeperest robot insanları bu yerlerden mezun edecektir. Kemalist rejimin kalesi okullardır. Bu okullardan tek tip insan çıkacaktır. Bu minval üzere kurulmuş bir eğitim sistemine Allah(c.c.)'tan korkan bir Müslüman nasıl çocuk teslim edebilir!

 

Kemalist Sistemin Okullarına Çocuklarını Gönderenlerin İddiaları:

 

1- Biz çocuklarımızı ilkokullara göndermezsek çocukları­mız cahil kalır, cahil kalınca da okuma yazma bilmezler.

 

2- Bizim çocuklarımız tevhidi biliyor, okullarda yapılan küfür amellerini yapmazlar.

 

Cahil kalır Diyenlere Cevap;

Kur’an' ın cahil anlayışı ile bu iddia sahiplerinin cehalet anlayışı arasında tenakuz bulunmaktadır. Kur’an’ı Kerim'de okuma yazma bildikleri halde Kur’an'a teslim olmamış kimseler cahillikle itham edilmiştir. Bundan ötürüdür ki Ebu Cehil okuma yazma bildiği halde 'cehaletin babası' olarak isimlendirilmiştir.

 

Daha çok, davranış ve davranışa yol açan etkenlere ad olarak kullanılan 'cahiliye', Kur’an' da İslam dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemleri tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Bu kavram daha çok bilgisiz olmayla eş anlamlı gibi görülmüş, tefsir ve tercümelerde genellikle bu şekilde karşılanmışsa da temelde cahiliye, bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Cehalet Kur’an’ı Kerim'de şu üç anlamda kullanılmıştır:

a) Nefsin ilimden boş olması,

b) Gerçeğin dışında bir şeye itikat etmek,

c) İtikat doğru veya yanlış olsun gerekenin, hak olanın dışında eylemde bulunmak.

 

İslam’dan kaynaklanmayan bütün sistemler cahiliyedir. İslam'ın ruhuna uygun olmayan bütün eğitim sistemleri bir cahiliyedir. Kula kulluğun olduğu her şey cahiliyedir. Bu görüşlere ışık tutan ayet-i kerimeler şunlardır:

 "Hayır, zulmedenler ilme dayanmayan hevalarının peşinden gittiler. "(Rum: 29)

"Yerdekilerin çoğuna uysan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna tabi oluyor ve ancak atıp tutuyorlar. "( En'am: 116)

"Şirk koşanlar, 'Eğer Allah dileseydi biz ve babalarımız da şirk koşmaz ve herhangi bir şeyi de haram kılmazdık' diyecekler. Gücümüzü tanıyıncaya kadar onlardan öncekilerde böyle yalanlamışlardı. De ki: 'Yanımızda bize göstereceğiniz bir ilim var mı? Siz ancak zanna uyuyor ve siz ancak atıp tutuyorsunuz.’" (En 'am: 148)

   "Onların çoğu zanna uymaktadır. Muhakkak zan haktan hiçbir şey gidermez." (Yunus: 36)

   "Onların bu konuda hiçbir ilimleri yoktur, ancak zanna uymaktadırlar. Zan ise haktan hiçbir şey gidermez." (Necm: 28)

   "Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. " (A'raf: 199)

İnsanların gerek düşünce gerekse davranış biçimleri farklı farklıdır. Bu nokta kabul edilmelidir ki, insanların düşünüş ve yaşayışlarını belirleyen şu veya bu biçimde inançları, dünya hayatını algılayışları olmaktadır. Bunun sonucunda bir insan veya toplumun kabul ettiği değer yargıları ortaya çıkar. Bu değer yargıları da ahlak kurallarını, eğitimi ve davranışa yön veren kanunları biçimler. İşte, değer yargılarım, ahlak kurallarını, kanunlarını, inanç ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan, insanların yaşayışlarına ait sistemlerden biri İslam diğerleri de ne ad altında olursa olsun cahiliyedir.

 

Câhiliyenin temel taşı olan, onu besleyen, onu koruyan kendine özgü eğitim sistemidir. Laik Kemalistlerin sekiz yıllık eğitimde ısrar etmelerinin temel sebebi, ufak yaşta Kemalizm'i aşılamak (eğittiği çocuklara beş yılda verdiği küfür ve şirki yetersiz görmüş) için, eğitimi sekiz yıla çıkarmak suretiyle Kemalizm'in kafalarda iyice yerleşmesini sağlamaktır.

Kemalizm'in hayat nizamının öğretildiği buralardan isterse doçent, isterse profesör yetişsin Allah(c.c.)ı tanımadıkları, O'nun emirlerine tabi olmadıkları müddetçe bunlar cahillerin ta kendileridir. Çocuklarımızı Kemalistlerin okullarında putperest olarak yetiştirmektense okuma yazma bilmemeleri daha iyidir. Çünkü Allah-u Teala: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." (Tahrim: 6) buyururken, sırf okuma yazma belleyecekler diye çocuklarımızı putperestliğin aşılandığı Kemalistlerin okullarına gönderirsek onlardan ne farkımız kaldığını düşünmeli, bunun hesabını Allah(c.c.)'ın bizden soracağını unutmamalıyız. Çünkü Allah(c.c.)'ın vaadi haktır.

Ayrıca, çocuğunu okula yazdıran her öğrenci velisinin okul yönetimine aktif olarak katıldığını; buradaki işlerin Kemalizm'e uygun yürümesi noktasında her cihetten yardımcı olduğunu bilmesi gerekir. Kemalistler hedeflerine daha kolay ulaşabilmek için her veliyi okul aile birliğinin tabii üyesi yapmışlar, böylece bütün yaptıklarına öğrenci velisini de ortak etmişler ve onların desteklerini de alarak küfür ve şirk eğitimlerini yaptırmışlardır.

Çocuklarımız Tevhidi Biliyor Diyenlere Cevap:

Maalesef okullara çocuklarını gönderenler bu iddiayı savunmaktalar. Bu olmayacak bir iştir ki, çabucak kandırılabilen bu ufacık çocuklar, ne öğretmenine karşı durabilir ne de okul müfredatına başkaldırabilir. Zaten bütün bunları çocuk yapsa da okulla ilişiği kesilir. Şunu da unutmamak gerekir ki, bu okullar bir dini telkin eden okullardır. Eğitimlerinde baştan sona küfür ve şirk doludur, çocuk hangi birisini görsün hangi birisine başkaldırsın ki! Hadi törenlere marşlara katılmadı diyelim, Kemalist sistemin temel öğretilerindeki şirk boyutu olan bilgilere nasıl karşılık verecek, bu bilgilerdeki şirk boyutunu nasıl tanıyacak! Tanısa bile Allah(c.c.) "Allah size kitap indirmiştir ki: 'Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah bütün ikiyüzlüleri ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır." (Nisa: 140) buyururken neden hala her dakikası küfür ve şirk olan    okullara çocuklarımızı gönderiyoruz? Niçin bu şirk meclislerinde çocuklarımızı bulunduruyoruz? Bu meclislerde bulunursak Allah (c.c.) bizi de onlara benzetmez mi, kalplerimizi onlara çevirmez mi? Bu iddialar ancak nefsine göre bir İslam arayan kimselerin ortaya atacağı iddialardır ki, bu iddianın İslam'la uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. İslam şirkin her boyutuna, her şekline karşı çıkmış, onunla mücadele etmiştir. Ne elfaz-ı küfrü ne de ef’ali küfrü ikrah-ı mülci olmadan kabul etmiştir.

İslam put ve putperestlerle savaşmış, putperestliğin kökünü kazımak için mücadelesini sürdürmüştür. Bunu yaparken de Müslüman cahili düzenle barışmamış, onunla uzlaşmamıştır. İslam dini de hâkim olmak için câhiliyenin hiçbir din öğretisinden faydalanmamıştır.

 

Bir kardeşimiz soruyor ve diyor ki; "Fotoğraf asılı bir sınıfta Kur’an ilimlerini tahsil etme caiz midir? Böyle eğitim ve öğretim yapan müesseselere çocuk gönderme ve böyle yerlere yardımda bulunma doğru mudur?

Öğretim ve eğitim müesseselerinde şimdilik dile getireceğim iki günah:

 

Put ve taviz,

a) Mustafa Kemal'in fotoğrafı puttur.

Bu konuyu Müslüman’ımız çok iyi bilmelidir ki; Mustafa Kemal' e ait fotoğraflar ile diğer insanlara ait fotoğraflar arasında kıyas kabul etmez derecede fark vardır. Sıradan şahısların fotoğraflarını evlerin, binaların nazargahlarına asmak mekruhtur veya haramdır. Bunun yanında fotoğraf asılı yerlere melekler girmezler. Fakat Mustafa Kemal'e ait fotoğraflar öyle değildir; onlar birer puttur, put timsalleridir, putu ve tağutu temsil etmektedirler. Zira Mustafa Kemal Hilafeti ve Hilafet müessesesini kaldırmakla, Kur' an harflerini değiştirmekle, dini eğitim ve öğretim yapılan medreseleri kapatmakla, şeriatı ve şer’i siyaseti kaldırmakla, helâlı haram, haramı helâl kılmakla, Allah'a ait hâkimiyeti millete vermekle vb. daha nice İslam dışı icraat ve inkılâplarıyla şirke sapmış, müşrik olmuş, put olmuş ve tağut olmuştur.

Demek oluyor ki; daire ve işyerlerine, okul ve yurtlara asılan fotoğraflar, meydanlara dikilen heykeller Mustafa Kemal putunun birer timsalidir, onu temsil etmektedirler. Bu itibarla: sıradan birinin fotoğrafını asmak kerahet veya haram olur da tağutun fotoğrafının asılı olduğu yerlere girmek haram olmaz mı? Hatta imanı tehlikeye düşürmez mi?

   b) M. Kemal'in fotoğrafını asmanın heykellerini dikmenin altında yatan mana:

1- Din düşmanlığını gizleme:

Mustafa Kemal'in fotoğraflarının asılmasının, heykellerinin dikilmesinin arkasında yatan manalardan biri münafıkâne harekettir, onun din düşmanlığını gizlemektir, vatan hainliğini gizlemektir. Yani, yeni nesle: erkek, kız, körpe dimağlara bu hususu zerk, telkin ve enjekte etmektir.

2- Gönüllere yerleştirip millete mal etme:

Bu fotoğrafların sahibi vatanperverdir, millet kurtarıcısıdır gibi sözler söylendiği gibi, dine, İslam'a düşman değildir, üstelik dini ve milleti, vatan ve mukaddesatı sevmiş ve saymıştır, hatta "Ne mutlu Türk'üm! Diyene” demek suretiyle de Türk milletini takdir ve tebrik etmiş ve mutluluğunu bu milleti sevme yolundan geçeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. İşte bu sebepledir ki, kadirşinas olan bu millet de atasını bağrına basmış, hürmet ve saygı duymuş, eğitim ve öğretim müesseselerine de onun fotoğraflarını asmak, park ve meydanlara heykellerini dikmek suretiyle onu sembolleştirmiştir. Türkiye'de Mustafa Kemal'den başka iktidar yoktur, söz sahibi yoktur, her şey ondan gelir ve ona gider. Anayasalar, kanunlar, partiler ve tüzükleri, eğitim sistemi, mahkemeler, takvim ve tatiller, yeminler hep ondan ve onun devrimlerinden kaynaklanır. Ve işte bu itibarla, yeni nesil, dini ve dindarı, Kur’an ve şeriatı, Allah ve Peygamberi değil onu sevecek, ona saygı duyacak, inkılâplarına sahip çıkıp bekçiliğini yapacak, ilham ve cesaretini ondan aldığına inanacak ve nihayet onu putlaştırıp ona tapacaktır. Onu ilahlaştırıp 'mabut' diyecek kadar ileri gidecek, mevlitler tertip edip methiyeler yazacak, marşlar söyleyip, şiirler terennüm edecektir.

   Evet; Mustafa Kemal ilahlaştırılmıştır. Kendisi hakkında 'ilah, mabut, yaratan, her şeyi bilen ve her şeyi gören, rab…' gibi tabirler kullanılmıştır. Bu küfür sözlerden sadece birkaç örnek vereceğim:"

 

Yürekten Sesler

Atatürk'ün tapkınıyız, her şey odur, her yerde o var, her gökte o eser, her enginde o çağlar, her şey odur, o her şeydir, her şeyde Atatürk! Yerdedir, göktedir... Görünmezi görür, bilinmezi bilir, duyulmazı duyar...

Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz, biz sana tapıyoruz!

Varsın, teksin, yaratansın! Sana inanmayanlar utansın." (Aka Gündüz, Hâkimiyeti Milliye, Ulus, 4. 1. 1934)

 

"Huzuruna geldim gözlerim dolu dolu,

Eller Rab kulu olsun, biz Ata'nın kulu!

Gök kubbenin altında birden dize gelerek,

Gel ey 19 Mayıs! Eşsiz sabah merhaba.

Ey Samsun' da karaya çıkan ilah merhaba! (B. Kemal Çağlar)

 

"Ezan: Atatürk'e Tekbir;

Atatürk ekber, Atatürk ekber! Ancak o var.

Ne evliya ne peygamber, halkına yar Atatürk!"

 

3- M. Kemal fiiliyat ve icraatta da puttur;

Demek oluyor ki, fotoğrafının asılmasında, heykellerinin dikilmesinde yatan mana, hedef gaye budur. Daha açık bir ifadeyle; resimlerinin asılmasında, heykellerinin dikilmesinde asıl maksat, kendisini bir put, memleketi bir puthane, milleti de putperest yapmaktır.

Çünkü bu adamın fotoğrafıyla Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve Ebu Cehiller gibi klasik putların: Lenin, Stalin ve Mao gibi modem putların fotoğraflarının asılması arasında bir fark yoktur. Esasen bu adamınki daha katmerlidir. Çünkü bunda nifak da vardır.

 

"Rabbi ona: 'Teslim ol' demişti, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum' dedi; İbrahim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti, Yakup da: 'Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece Müslümanlar olarak ölünüz' dedi.

 

“Yoksa siz, Yakup'a ölüm geldiği zaman orada mı idiniz? O zaman (Yakup) oğullarına; 'Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?' demişti. (Onlar da) 'Senin İlahın ve atalarının İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek ilaha kulluk edeceğiz, biz ona teslim olanlarız' dedi." (Bakara: 131–133)

 

Bu ayet i kerimelerde bir babanın oğluna nasihati ve vasiyeti zikredilmektedir. Baba olan Yakup (a.s.) ölüm döşeğindeyken bile oğullarına Allah(c.c.)'a kulluk yapmaları gerektiğini söyleyerek onları şirkten korumak için çabalamıştır. Müslüman bir babanın evladına verebileceği en büyük nasihat, onun Allah(c.c.)'a kulluk yapması, şirk ve küfürden kurtarmasıdır. Bu Allah(c.c.)'ın emridir. Yani Allah(c.c.) ölüm anında bile olsa evladımızı put ve putperestlikten koruma yollarını aramamızı bizden istemektedir. Bırakın put ve putperestliğin verildiği yerlere çocuklarımızı ellerimizle teslim etmeyi, çocuklarımıza bu şirki telkin etmeyi, onları bu putperestlik noktasında yumuşatmayı bile İslam bize mubah görmemiştir.

Kemalistlerin okullarına ufacık yavrularını teslim eden zavallılar neden Yakup(a.s.) gibi davranamıyorsunuz? Neden çocuklarınızı putperest Kemalistlerin ellerinden kurtarmıyorsunuz? Bu ayet i kerimeler sizlere delil değil mi?

'Mecburuz!' demeyin. Çünkü ikrah-ı mülci altında yapılmayan bütün küfür ve şirk sözler Allah(c.c.) katında mazeret değildir.

"İkrahı gayr-i mülci (eksik ikrah) olursa, küfür kelimesi söylemeye ruhsat yoktur. Bağlanma, hapis veya herhangi bir uzvun telef olmasına yol açmayan dövme eksik olan ikrah cümlesindendir. Bu durumlarda kelime-i küfrü söyleyen kimse ihtiyar ortadan kalkmadığı için küfre düşer." (İmam Serahsi - Mebsut)

Çocuğun yapmış olduğu küfür sözler ve fiiller, bunlara sebep olduğu için babasına da şamildir. Çünkü buna rıza göstermiş, oraya çocuğunu kendi iradesi ve ihtiyarı dâhilinde teslim etmiştir.  Çocuğun velayeti babada olduğundan ötürü yapmış olduğu o fiiller de babayı da kapsar.

"Rabbimiz bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağış yapansın."

Tavizsiz, uzlaşmasız bir mücadeleyi tağutlara karşı sürdüren İslam'ın neferlerine, Kur’an'ın aziz bekçilerine ithaf olunur.

 

 

 

AKİDE DE CEHALET MAZERET Mİ?

 

"Hani kıyamet günü: "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından (sulbünden) zürriyetlerini (çıkarıp) almış ve onları kendilerine şahit tutup "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (diye buyurmuştu). Onlar da: " Evet (Rabbimizsin) şahit olduk" demişlerdi. Yahut "daha önce sadece atalarımız Allaha ortak koşmuşlardı. Bizde onlardan sonra gelen bir kuşaktık. Şimdi (atalarımız olan) o batıla sapanların işledikleri yüzünden bizi helak mi edeceksin ?" demeyesiniz diye."  (A'raf: 172–173)

 

Fıtratın Şehadeti:

Fıtrat; insan ya da diğer varlıkların, bozulmamış ve değişmemiş ilk hali anlamındadır. Bir başka deyişle fıtrat; ilk yaratılış sırasında Allahın insana bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh ve beden temizliği, ayrıca olumlu yetenek ve yatkınlıklar demektir.

 

İbn-i Abbas dan(ra.)

Hz. Peygamber (sas) buyurdu ki:

" Allah Âdemin belindeki soyundan Na'man da söz aldı. Onun sulbünden yarattığı bütün nesilleri çıkarıp zerreler gibi önüne saçtı, Sonra kendileriyle konuştu. Buyurdu ki "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" onlar: " Elbette (Sen bizim Rabbimizsin) biz buna şahitlik ederiz" dediler. (Bunları) kıyamet gününde "bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz ya da "Bizden önceki ecdadımız Allah'a başka şeyleri ortak koşmuştu ve biz sadece onların izinden giden bir kuşağız, öyleyse (hakkı bizden) gizleyenlerin yaptıklarından dolayı bizi. Helak mi edeceksin?" demeyesiniz diye."”

(Ahmet bin Hanbel - Müsned)

Rufey, Ebu’l Aliye’den:

Übey bin Kab (ra.)

" Hani Rabbin Âdemoğullarının bellerindeki soylarından söz alıp onları "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye kendileri hakkında şahittik etmeye çağırmıştı…” ayetini şöyle açıkladı: Allah onları bir araya topladı, ayrı ayrı ruhlar kıldı, kendilerini şekillendirdi ve ardından konuşmalarını istedi, onlar da konuştular. Allah böylece onlardan bir söz ve misak aldı. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sözüyle kendi fiillerine şahit tuttu. (Onlar da: " Elbette sen bizim Rabbimizsin" dediler) Allah-u Teala: "Kıyamet günü biz bunu bilmiyorduk dememeniz için yedi kat göğü ve yeri size şahit tutuyorum. (Ayrıca) Atanız Âdemi de bu olaya şahit tutuyorum. Bilin ki benden başka ilah ve Rab yoktur. O halde bana hiçbir şeyi ortak koşmayın. Size peygamberlerimi göndereceğim ve onlar da aldığım söz ve misakımı hatırlatacaklar. Birde size kitaplarımı indireceğim" dedi. Bunun üzerine "Sen bizim Rabbimiz ve ilahımızsın, biz buna şahidiz" diyerek Allahın sözünü kabul ettiler. Sonra Allah-u Teala Âdemi onları görebileceği şekilde yükseltti ve o da gördü ki; kimi zengin kimi fakir ve kimi güzel kimi çirkin... (bunun üzerine) Hz. Âdem şöyle niyaz etti:

"Rabbim! Keşke kullarını eşit yaratsaydın." Allah-u Teala buyurdu ki:

   "Ben şükredilmekten hoşlanırım"

Bundan sonra Hz. Âdem onların içinde peygamberleri halka ışık saçan kandiller gibi gördü ki; Onlardan da risalet ve nübüvvet konusunda özel bir söz ve misak alınmıştı. Bu söz "Ve biz peygamberlerden de söz aldık... Meryem oğlu İsa dan da... (Ahzab: 7) ayetinde belirtilmektedir. İsa (as) o ruhların içindeydi ve Allah onu Meryem'e gönderdi. Übey' den nakledildiğine göre: "O ruh Meryem'in ağzından bedenine girmişti." (Müsned)

 Enes bin Malik' den (ra.) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle anlattı:

"Kıyamet günü cehennemlik bir kişiye 'ne dersin yeryüzündeki her şey senin olsa onları kurtuluş için fidye olarak verir misin? ' denir o da 'evet' der. Allah da: ‘Ben senden daha kolayını istemiş ve daha Âdemin sırtındayken bana hiç bir şeyi şirk koşmayacağına dair söz almıştım. Ama ne var ki sen sözünü tutmadın ve yaptığın sadece şirk koşmak oldu' buyurur.” (Müsned, Ahmet bin Hanbel)

CEHALETİN TARİFİ VE MÜKELEF ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Konumuz olan cehalet; şer'i hükümleri sebeplerini bilmemek anlamındaki cehalettir. Cehalet iki kısma ayrılır.

A) Cehlûl Basit; Bir şeyi hiç bilmemektir. Nebi (a.s.)’ ı hiç bilmeyen birisi gibi.

B) Cehlûl Mürekkep; bir şeyi gerçeğinin aksine (yanlış bir şekilde) bilmektir. Nebi (a.s.)’ ın yalancı olduğunu söylemek gibi.

Cehalet ilimle alakalı olduğu gibi amelle de alakalıdır.

İbn-i Teymiyye şöyle der: "Cehalet lafzı ilmin olmaması olarak açıklandığı gibi ilmin gerektirdiği amelin olmaması şeklinde de açıklanır. (Mecmu’l Fetava 7/539)

İbn-i Kayyum şöyle der: " Katâde der ki; Muhammed’in ashabı Allah'a asi olan herkesin cahil olduğu konusunda icma etmişlerdir. Burada kastedilen haramları bilmemek değildir. Çünkü cahil olsaydı asi sayılmazdı. Haramları bilmeyene ne dünya da had cezası nede âhirette azab vardır. Çünkü günah işleyen kişi onun haram olduğunu bilse dahi bu günah bizzat "cehalet" olarak isimlendirilmiştir. Ya bu m:in o kişiden ancak ilminin noksanlığı ve zayıflığı dolayısıyla sadır olabileceği için ya da failini o fiili ile cahillerin seviyesine indirmek için bu şekilde cehalet olarak isimlendirilir. (Miftah-u dans Saadet)

 

Cehlûl Amel (Amelde cahillik); bir fiili yapılması gerekenin zıddı bir şekilde yapmaktır. Bunda o kişinin itikadının sahih ya da fasit olması bir şeyi değiştirmez.

 

Kişi bir şeyi aslının hilafına yapar ve bu konuda itikadı sahih olursa o asi müslümandır. Bu cehalette Allah-u Telanın şu ayetinde geçen cehalettir. "Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki içinizden kim cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve kendini ıslah ederse, kuşku yok o bağışlayandır, esirgeyendir.” (En'am: 54)

 

"Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan onlara eğilim gösterir cahillerden olurum." (Yusuf: 33)

"De ki; sizler cahiller iken Yusuf a ve kardeşine. Neler yaptığını biliyor musunuz?” (Yusuf: 89)

 

Ancak bir ameli yapılması gerekenin hilafına yapan kişinin itikadı da o konuda fasit ise o kâfirdir. Bu da Allah-u Tealanın şu ayetinde bildirilen cehalettir.

 

"De ki; Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?" (Zümer: 64)

 

Cehalet önceki ayetlerde geçtiği gibi çoğunlukla zemmetmek (kötülemek) için gelir. Bazen de şu ayette geçtiği gibi durumu açıklamak için gelir.

 

"İffetlerinden dolayı, cahil olan kişiler onları zengin sanır..." (Bakara: 273)"

 

Bu ayette cehalet tecrübesizlik anlamındadır. Cehalet ve ümmilik aynı anlamda değildir. Cehaletin tarifi yukarda geçmişti. Ümmiliğe gelince; okuma yazma bilmeyen kişiye annesinden doğmuş olduğu zamanki haline nispetle "Ümmi" denir. Allah-u Teala

Nebi (as)ı vasıflandırırken şöyle buyurmuştur:

 

"...Ümmi olan peygambere uyarlar..."(A'raf: 157)

 

Ve şu ayette de ümmiliğin tarifi gelmiştir:

"Bundan önce sen kitap okuyor değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun...” (Ankebût: 48)

 

Burada bir şeye dikkat çekmek istiyoruz. Ümmiliği nebi (a.s.)’ ın mucizelerinden birisiydi. Çünkü bununla birlikte ona bütün ilimler verilmişti. Nebiden başkasına ümmilik noksanlık sıfatıdır.

 

KİŞİYİ MÜKELLEF SINIFINA GETİREN MİSAK VE FITRATTIR

 

Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları da kendi nefislerine şahitler kılmıştı. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim' (demişti). Onlar 'Evet sen bizim Rabbimizsin, şahit olduk' demişlerdi. Bu kıyamet günü 'bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir. Ya da 'ancak bizden önce atalarımız şirk koşmuştu. Bizde onlardan sonra gelen bir kuşağız. Bizi batıl iş işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak mi edeceksin?' dememeniz için işte biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. Umulur ki dönerler.” (A'raf: 172 -174)

Âdemoğulları Allah-u Tealanın rububiyetini şu şekilde ikrar ettiler; "Dediler ki; Evet sen bizim Rabbimizsin şahit olduk" Allah-u Teala da bu ikrarı kendisine şirk koşmamaları konusunda aleyhlerine hüccet kıldı. "Ancak bizden önce atalarımız şirk koşmuşlardı dememeniz için"

Sahihayn da bu ayetle aynı anlamda Enes bin Malik den gelen bir hadis geçmektedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir:

"Kıyamet günü cehennemlik olan bir adama şöyle denir 'eğer yeryüzündekilerin hepsi sana verilse bunların hepsini fidye olarak verir misin ne dersin?' Adam 'Evet' der. Allah-u Teala 'senden bundan daha kolayım istemiştim ve Âdemin sırtındayken bana şirk koşmaman üzere söz almıştım. Yüz çevirdin ve bana şirk koştun" der."

 

İşte bu hadiste bahsedilen şey misaktır. Bu alınan misak ve şahit olmak, Tevhidin bilinmesinin gerekliliği hakkında delildir. Bir kişi Tevhidi bozan bir şey yapıp şirk koştuğunda ona Resulün daveti (risalet hücceti) ulaşmamış olsa dahi mazur sayılamayacağına bu ayet ve hadis delildir.

 

Fıtrat ise; Allah-u Tealanın şu sözünde bildirilen şeydir. "Allahın fıtratı ki, insanları bunun üzerinde yaratmıştır. Allahın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum: 30)

 

Bu ayetin tefsirinde her doğanın İslam fıtratı üzerinde doğduğuna (ki bu hanifliktir) delalet eden hadis geçmektedir. İbn-i Kayyum şöyle der; bu hadisin lafızlarından bazısı bazısını tefsir eder. Sahihayn da -Buhari’ nin lafzıyla - İbn-i Şihab, Ebu Seleme ve Ebu Hureyre’ den şöyle der:

 

“Rasûlullah (s.a.s.) şöyle der;

"Her doğan İslam fıtratı üzerinde doğar. Ana babası onu ya Yahudileştirir ya hristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir. Aynen bir hayvanın tüm azalarıyla tüm olarak doğması gibi, onda bir eğrilik görür müsünüz? Sonra Ebu Hureyre şöyle der; şu ayeti okuyun; "Allahın fıtratı ki insanları onun üzerinde yaratmıştır. Allahın yaratması için bir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru din budur" Dediler ki; Ya Rasûlullah, ya küçükken ölen?" Rasûlullah; " Yaşa­mış olsalar ne işleyeceklerini Allah-u Teala daha iyi bilir" yine Sahihi Buhari de Zühri’ nin şu sözü geçmektedir; "doğduktan hemen sonra ölen için İslam fıtratı üzere doğmasından dolayı gereksiz dahi olsa (cenaze) namazı kılınır. Ancak doğmayıp düştü ise onun için namaz kılınmaz."

 

Ebu Hureyre Nebi (s.a.s.) den şöyle aktarır; " Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Ana babası onu ya Yahudileştirir ya Hristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir. Aynen hayvanın tüm azalarıyla tüm olarak doğması gibi. Onda bir eksiklik görür müsünüz?" Sonra Ebu Hureyre şöyle der; "Şu ayeti okuyun" Allahın fıtratı ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Allahın yaratması için bir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru din budur."

 

Yine Müslim de, A' meşin rivayetinde "her doğan din üzere doğar" şeklindedir.

Ebu Muaviye’ nin rivayetinde "Bu din üzere doğar. Diliyle (dinini) açıklayıncaya kadar (bu din üzere kalır)" şeklinde geçmektedir. Hadisin râvisi İbn-i Şihab’ ın da açıkladığı gibi hadislerin her doğanın İslam dini Üzere doğduğu hakkında olduğu açıktır. Ebu Hureyre’ nin hadisin arkasından bu ayeti okuması da buna delildir.

 

İbn-i Abdi’l Ber şöyle der; "İbn-i Şihab’ a mü'min bir kölenin azad edilmesi hakkında "henüz süt emen bir çocuğu azad etmek geçerlimidir?" diye soruldu. İbn-i Şihab "evet, çünkü o fıtrat üzere doğmuştur." dedi. İbn-i Abdi’l Ber bu hadis hakkında bazı âlimlerin sözlerini şöyle aktardı. "diğer âlimler burada fıtrattan kastedilenin İslam olduğunu söyleyip şöyle derler. " Selefin genelince bu bilinen bir şeydir.

 

Tefsirciler Allah Azze ve Celle’ nin "Allah’ın fıtratı ki insanları bunun üzerine yaratmıştır..." sözündeki Allahın fıtratının İslam dini olduğu üzere icma ettiler ve buna Ebu Hureyre hadisinin sonundaki sözünü delil getirdiler. ( İbn-i Kayyım- Ahkâm-u Ehl-i Zımme)

Yine İbn-i Kayyım şöyle der;

"İmamların fıtratı din olarak tefsir etmelerinin doğru olduğuna, Müslimin sahihindeki İyad bin Hımar el-Mecaşi’ den rivayet ettiği hadiste delildir.

 

Nebi (s.a.s.) Rabbi Tebâreke ve Teala’dan şöyle aktarır; "Ben kullarımın hepsini hanifler olarak yarattım. Şeytanlar onları dinlerinden saptırdılar, onlar için helal kıldığımı haram kıldılar ve hakkında delil indirmediğim şeyde bana şirk koşmalarını emrettiler." Bu hadis aynı zamanda insanların hanifler olarak yaratıldığını ve şeytanların bunu bozup onları haniflikten çıkardıklarına delildir.

 

Allah-u Teala şöyle buyuruyor;

"Kâfirlerin dostu tağuttur. Onları nurdan (aydınlıktan) karanlıklara götürür." (Bakara: 257) Bu da şeytanın onları fıtratın nurundan, küfrün ve şirkin karanlığına, Resullerin getirmiş olduğu hidayet ve ilimden, cehalet ve sapıklığın karanlıklarına götürmeleri demektir. (Ahkâm-u Ehl-i Zımme)

 

Mademki yaratılanların hepsi İslam dini üzere doğdular, bu onlar için hüccettir. Buna rağmen şirk koşarlarsa onlar için herhangi bir mazeret yoktur. Kişi, kendisine bir Resulün daveti (risalet hücceti) ulaşmasa bile şirk konusunda cehaletinden dolayı mazur sayılamaz.

 

Bilinmesi gerekir ki, âlimlerin çoğunluğu A'raf süresinde geçen misak ile fıtratın aynı şey olduğu görüşündedirler.

İbn-i Kayyım şöyle der; "Önceki ve sonraki âlimlerden birçok kişi bunu söylemiştir. A'raf süresindeki ayeti tefsir eden en güzel şey Nebinin şu sözüdür; "her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Ana babası ise onu Yahudileştirir ve Hristiyanlaştırır."

 

Allah-u Tealanın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtrat; O’nun insanlardan almış olduğu misak onları kendi nefisleri üzerine şahit kılınması ve etmiş oldukları ikrarıdır:' (Ahkâm-u Ehl-i Zımme)

 

İbn-i Teymiyye, Fetava da şöyle der;

"Doğru olan Allah-u Teala insanları yaratmış olduğu fıtratın İslam fıtratı olduğudur. Yine o fıtrat Allah’ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Diye sorduğunda, insanlarında "Evet. Sen bizim Rabbimizsin" şeklinde cevap verdikleri gün insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtrattır. Ve bu, batıl itikatlardan kurtulup sahih akideyi kabul etme eğitimidir." Sonra şöyle devam eder; "Bu fıtrat üzere doğan kimselerin doğduktan sonra bilfiil İslam’a inanmaları gerekir. Çünkü İslam fıtrat dinidir.

 

Aynı konuda İbn-i Teymiyye şöyle der;

 

"Bunun için RasuIler fıtratı ve insanların daha önceden bildiği şeyleri hatırlatmak, onu kuvvetlendirmek, yardımcı olmak ve onu bozucu şeyleri gidermek için gelirler. Resuller, fıtratı sağlaştırmak ve tamamlamak için gönderilirler. Onu değiştirmek, başka bir şekle dönüştürmek için değil. Dinin kemali ise; indirilmiş bir şeriat ile fıtratın tamamlanmasıdır." (Mecmu’ül Fetva 16/348)

 

İbn-i Kayyım "Sonra insanlara fıtratlarında ve akıllarında mevcut olan şeyi hatırlatmaları ve onlara Allah’ın üzerindeki hakkını, emrini, nehyini, vâ’dini ve vaidini (tehdit) öğretmeleri için RasuIler gönderir." (İbn-i Kayyım Er-Ruh)

 

Risalet hücceti ulaşmasa dahi insanlara misak ile hüccet ikame edilmiş sayılır. Bunun delillerinden en önemli olanları ise Nebinin (a.s.) gönderilmesinden önceki Arapların kâfirler olup cehennemde azab görecekleri hakkında gelen naslardır. Bu konudaki naslar göz ardı edilmeyecek kadar fazladır.

Bazıları şöyledir.

1 - "Siz bir ateş çukurunun kenarındayken o sizi kurtardı..." (A-li İmran: 103)

 

2 - "Müslim’in Enes’ den rivayet ettiği şu hadis; "Bir adam 'Ya Rasûlullah babam nerededir? Diye sordu. Rasûlullah ; "Ateştedir" diye cevap verdi. Adam dönüp giderken Rasûlullah ; "Benim babamda senin babanda ateştedir." dedi.

 

3 - Yine Müslim’in Aişe’ den rivayet ettiği şu hadis; "Dedi ki: Ya Rasûlullah İbn-i Ced' an cahiliye döneminde sıla-i rahim yapar ve fakirleri doyururdu. Bu yaptıklarının ona bir yararı olur mu? Rasûlullah (s.a.s.) "Ona bir yarar sağlamaz. Çünkü o bir gün olsun ‘Rabbim, ahiret gününde şirki (hatamı) bağışla’ dememiştir." buyurdu.

 

4 - Lukayt bin Amir et-Tavilin hadisi de bunlardan birisidir. Şöyle der; "Dedim ki; Ya Rasûlullah, cahiliye de işlediği bir hayırdan dolayı kişi için bir karşılık var mıdır? Kureyş’ ten bir adam şöyle dedi "Vallahi baban ateştedir." İnsanların önünde babam hakkında söylediği bu sözden dolayı sanki yüzüme bir ateş düştü. Hemen "Ya senin baban Ya Rasûlullah?” demek istedim. Sonra şöyle demenin daha iyi olacağını düşünerek "Ya senin akrabaların ya Rasûlullah? Dedim. Rasûlullah (s.a.s.); "Allaha yemin olsun ki benim yakınlarımın da, Kureyşi ya da Amirilerden müşrik olan herhangi birisinin kabrine gidersen de ki; "Beni Muhammed gönderdi. Sizin hoşunuza gitmeyecek bir şeyi haber veriyor. Ateşte yüzleriniz ve karınlarınız üzerinde sürükleneceksiniz. (Ahmet bin Hanbel)

 

5 - Nebi gönderilmeden önce onların kâfir oldukları hakkındaki naslardan birisi de şudur: "Kitap ehlinden ve müşriklerden küfre sapanlar kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar (bulundukları durumdan) kopup ayrılacak değildirler. (O delil de) Allah’ dan gönderilmiş tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir." (Beyyine: 1–3)

 

6 - "Allah katından yanlarında olan (tevratı) doğrulayıcı bir delil geldiğinde ki -bundan önce küfredenlere karşı bir fetih istiyorlardı- bilip tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler." (Bakara: 89) Yani Yahudiler aralarından çıkacak olan bir peygamberle kâfirlere yani Araplara karşı bir fetih istiyorlardı.

 

7- Yine bu delillerden biri de Ebu Talibin vefatı hakkındaki hadistir. Buna göre onun son sözü "Abdulmuttalibin dini üzere” öldüğüdür. Bu da Abdulmuttalibin şirk üzere öldüğünün delilidir. Ve o Rasûlullah’ a peygamberlik gelmezden önce ölmüştür. Bunun bir örneği de Allah Tealanın Resulü (s.a.s.) annesi için istiğfar etmekten nehyettiğini bildiren hadistir. (Bu hadisi Müslim Ebu Hureyre’ den cenazeler bölümünde rivayet eder)

 

Bu da annesinin müşrike olduğunun delilidir. Burada bizi ilgilendiren Rasûlullah’ ın gönderilmesinden önce Araplardan bazılarının kâfir oldukları ve ateşte azab gördüklerini bildiren naslardır. Arap müşriklerinin kendilerine Risalet hücceti ulaşmadan azarlandırılmaları, onların, alınan misak ve buna şahit olma olayı ile kendilerine hüccet ikame edilmiş sayıldığına delildir.

 

Arap müşriklerine aslında misak hücceti ile beraber risalet hücceti de tamamlanmıştı. Çünkü İbrahim'in dini ile onlara risalet hücceti ikame edilmişti. Bu dinde bazı tahrifler yapılmış olsa da onlar arasında tevhidi bilen ve onlara bunun delilini gösteren kimseler vardı. Bu şekilde Tevhidi bilenlerden biriside Kureyş kâfirlerine şü şekilde seslenen Zeyd bin Amr İbn-i Nüfeyl idi. "Ey Kureyş topluluğu! Benden başka sizin aranızda İbrahim'in dini üzere olan yok." (Buhari 3828 no’lu hadis)

 

Salim bin Abdullah bin Ömer şöyle rivayet eder; "Nebi (s.a.s.), Zeyd bin Amr bin Nüfeyl ile Nebiye vahiy inmeden önce karşılaştı. Nebi (as) a bir sofra sündü. O ise yemekten kaçındı. Bunun üzerine Zeyd şöyle dedi; " Ben onların putları adına kestiklerinden değil ancak üzerine Allahın adının anıldıklarından yerim. "

 

Zeyd bin Amr Kureyş-i, putlara adadıkları kurbanlardan dolayı kınıyor ve şöyle diyordu; "Koyunu Allah yarattı, onun için gökten su indirdi, yerden bitki çıkardı, siz ise onu Allah’ dan başkası adına kesiyorsunuz.” (Buhari 3826 no’lu hadis)

 

Hadiste geçtiği gibi Zeyd, Nebi’ yi gördü ancak peygamberlik gelmeden önce öldü. İbrahim’ in hak olan dininden bilebildiği kadarıyla amel etti. İbn-i Kesir’in de belirttiği gibi Kureyş kâfirleri bundan dolayı ona çok eziyet ettiler. (El-Nihaye ven-Bidaye)

İbn-i Kesir, Cabir hadisini zikreder. "Rasûlullah (s.a.s.) Zeyd bin Amr bin Nüfeyl cahiliye döneminde kıbleye yönelirdi ve benim ilahım, İbrahim’in ilahı, dinim İbrahim’ in dini der ve secde ederdi. " diye onun durumu soruldu. Rasûlullah; "Benimle İsa bin Meryem arasında o tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır." dedi. (El-Nihaye ven-Bidaye – İbn-i Kesir)

 

Nevevi; "Benim babamda senin babanda ateştedir" hadisinin açıklamasında şöyle der;            "Hadisten küfür üzere ölen kimsenin cehennemde olacağını ve ona yakınlarının bir faydasının olmayacağı ve yine fetret döneminde aynen Araplar gibi putlara ibadet Üzere ölenlerin cehennemlik olduğu anlaşılmaktadır. (Sahihi Müslim bi şerhi Nevevi 3/79)

 

İbrahim dini üzerinde değiştirme ve tahrif yapılmıştı. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demiştir; "Amr bin Luhay bin Kam'a İbn-i Handefi cehennemde bağırsaklarını sürüklerken gördüm. Sâibeleri, Bâhireleri ilk çıkaran odur."

 

Bununla birlikte onlardan imkânsızlıktan dolayı fazlasını yapmasalar da hanif olan ve şirk koşmayıp ana hatlarıyla Tevhidi ikrar edenler vardı. Yapabileceklerini yapmalarıyla onlara kurtuluş nasip oldu.

Risalet hücceti gelmeden de fıtrat hücceti ile insanlar yükümlü tutulacaklardır. Bu konuda Arap müşriklerinin Risalet hücceti ikame edilmeden de fıtrat hücceti ile muhakeme olunup cehenneme girdiklerini yukarıda görmüştük.

Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Senden önce kendilerine bir uyarı gelmemiş olan bir kavmi uyarıp korkutman için, umulur ki hatırlarlar.” (Kasas: 46)

"Yoksa onu uydurdu mu diyorlar. Hayır, o senden önce kendilerine hiçbir uyarı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için Rabbinden gelen gerçektir, belki yola gelirler." (Secde: 3)

"Hal bu ki biz onlara okuyacakları bir kitap vermemiştik ve senden önce onlara bir uyarı göndermemiştik." (Sebe: 44)

"Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için." (Yasin: 6)

 

Cehaletin özür olarak kabul edilmesi cahil bir kişiyi âlim ve müctehid bir kimseden dünya ve ahirette daha mutlu kılar. Çünkü cahil bu özründen dolayı dünya da cezalandırılmayacak, ahirette de azap görmeyecektir. Âlim olan ise dünya da cezayı gerektiren bir amel işlediğinde cezalandırılacak, günahlardan dolayı da ahirette azap görecektir. Hal bu ki görülüyor ki bu görüşe göre cahil ahirette kurtulan ve mutlu olanlardan olacaktır. Bunun bir sonucu olarak da cehalet ilimden, Resulün gönderilmemesi de -teklif ve cezayı gerektirecek olan- Resulün gönderilmesinden insanlık için daha yararlı olacaktır.

 

Bu sonuç gerçekten büyük bir fesattır ve şeriatın değişmezldığı Âlimin cahilden, ilmin cehaletten, Resul gönderilmesinin gönderilmemesinden daha hayırlı olduğu kaidelerine ters düşmektedir.

 

Bu konuda ‘cehalet akide de mazerettir’ diyenlerin Allah’ın şu ayetidir; "Biz bir peygamber gönderinceye dek azab edici değiliz." (İsra: 15)

 

"Resullerden sonra insanların Allaha karşı bir bahaneleri kalmasın diye..." (Nisa 165)

 

Buradaki azab dünya azabıdır. Allah-u Teala helak etmeden önce kavimlere peygamberler göndermiştir. Bu konuda şu ayeti kerime bu meseleyi daha iyi açıklamaktadır:

"Rabbin kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi yerleşim bölgelerinin merkezlerine göndermedikçe buraları helak edecek değildir." (Kas.a.s.: 59)

 

Sonuç olarak; son olarak bu insanlara bir peygamber gönderilmiş, bir kitap indirilmiştir. Artık misak hücceti tamamlandıktan sonra Risalet hücceti de tamamlanmıştır. Hiç kimse günümüzde çıkıp da bu insanlar bu dini bilmiyorlar, cahiller, dolayısıyla mazurdurlar diyemez. Tarihteki bu tartışmalar Resul gönderilmeyen insanların dürümü hakkında olmuştur. Fakat bu konu gayet açık olmasına rağmen insanlar fırkalara ayrılmışlar, Hüsün ve Kübuh akılla mı bilinir vahiyle mi? diye ihtilaflar olmuştur. Bütün bunlar yersizdir. Çünkü yüce Allah Celle Cellalühü şöyle buyurmuştur; "Hiç bir ümmet yoktur ki içinde bir uyarı gelip geçmiş olmasın." (Fatır: 24)

 

"Muhakkak ki her topluluğa bir Resul gönderdik ve Allaha ibadet etmelerini ve Tağuttan kaşınmalarını emrettik.” (Nahl: 36)

 

Günümüz toplumunda misak hücceti de Risalet hücceti de ikame edilmiştir. Bu tartışmaları günümüze taşımak boşa kürek çekmektir. Bir takım insanlar akide de cehalet mazerettir iddiasıyla en şedid, en kâfir insanları bile tekfir etmekten imtina etmektedirler. Yani onları göre bilmeyen cennete, bilen ise günahından dolayı cehenneme gidecektir.

 

Şehit Seyyid Kutub şöyle söylemektedir;

 

İnsanların dini bilmemeleri, bu dosdoğru dine tabi olmalarını engeller. Bir kimsenin bilmediği bir şeyi kabullenip ona iman etmesi düşünülemez... Dinin aslını ve mahiyetini bilmeyen bir topluluğun o dine bağlı olduğunu düşünmek ne akla nede gerçeğe uygun düşer. Bu husustaki bilgisizlikleri, İslam dini ile müşerref olabilmeleri için özür sayılamaz. Dini bilmemeleri işin başından itibaren dinle müşerref olmalarına engel teşkil eder. Bir şeye inanmak o şeyi tanıyıp bilmenin bir cüzüdür. Aklında, pratiğinde mantığı budur... Hatta bu gerçek, mantığında ötesinde son derece bedihi ve açıktır.

 

Bu gün insanlara güya acımak isteyen bazı kimseler insanların Allah’ın dinin bilmemelerini özür olarak kabul ederek onları kurtarabileceklerini sanıyorlar. Güya dinin mahiyetini iyi bilmedikleri için Allahın şeriatım hâkim kılıp onu başak nizamların üstünde tutmaya da düşünemiyorlarmış. Onların din hakkındaki bu bilgisizlikleri şirk ve cahiliyete düşmelerine mazeret sayılırmış... Bizim üzerimize düşen vazife insanların din olarak kabul ettikleri şeyin geçek mahiyetini ortaya koymaktır... Bilmek lazımdır ki, bu gün din olarak kabul edilen şey katiyen Allahın dini değildir. Allahın dini, Kur’an’ ın açık ayetlerinin mutabık şekilde onun nizam ve şeriatıdır. Allahın nizam ve şeriatını yaşayan kimse Allahın dinine mensuptur. Bir hükümdarın nizam ve şeriatını yaşayan kimse ise o hükümdarın dinine mensuptur. Bu mevzunun münakaşa edilecek bir tarafı olamaz. Bu dinin ne olduğunu bilmeyen kimselerin o aynı dine itikat etmiş olmaları mümkün değildir. Çünkü buradaki bilgisizlik, dinin azlı ve mahiyetine ait bilgisizliktir. Dinin aslı ve mahiyetini bilmeyen kimsenin o dine itikat etmiş olması ne akla nede gerçeğe uygundur. Zira bir şeye inanmak, o şeyi yakından bilip tanımış olmanın bire parçasıdır... Bu, gün gibi aşikârdır... Allahın dininin haricindeki insanları müdafaa edip, kendi dininin mahiyetini ve hudutlarını çizmiş olan Allah’dan daha merhametliymiş gibi onlara mazeretler aramaktansa, insanlara Allahın dinini tarif edip mahiyetini onlara açıklamak bizim için daha hayırlı olur. O zaman ya kabul edip dine girerler yahut reddederler... Bu, hem bizim için hayırlıdır hem beşeriyet için... Bizim için hayırlıdır çünkü bu dini bilmeyen cahillerin bilgisizlikleri yüzünden gerçekte bu dine bağlanmayıp sapık bir dine gitmelerini taassup etmiş olmayacağız. Onlar için hayırlıdır çünkü hakikati öğrenmeleri sonunda -Allahın dinine değil bir hükümdarın dinine bağlı olduklarını- anlayacaklardır. Belki de bu davranışımız onların silkinip bu hallerinden kurtulmalarına, Allahın dinine girmelerine vesile olacaktır. Yüce Allah şöyle buyuruyor;

 

"Hüküm vermek ancak Allaha aittir. Kendisinden başkasına değil. Ona tapmanızı emretmiştir. Bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Yusuf: 40- Fizilali’l Kur'an’ dan)

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur;

"Üç kişi hakkında hüküm verilmiştir. Bunlardan ikisi cehennemde birisi cennettedir. Bir adam vardır ki hakkı tanır, onunla amel eder ve onunla hükmeder bu cennettedir. Bir adam vardır ki hakkı tanır onuna amel etmez ve hükmetmez o cehennemdedir. Bir adam vardır ki hakkı tanımaz onunla amel etmez ve onunla hükmetmez o cehennemdedir.” (Hâkim- Müsned)

Mekke müşrikleri kendilerine peygamber gönderilmeden önce Rububiyet Tevhidini ikrar ederlerdi. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

"De ki; size semadan ve arzdan kim rızık veriyor yahut görmeye ve işitmeye kim malik oluyor. Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkartıyor. İşleri kim düzenliyor." Diyecekler ki; "Allah’tır." De ki; "Korunmaz mısınız?" De ki ; "Semavatın ve anın Rabbi kimdir? Diyecekler ki "Allah’tır." De ki; "Korunmaz mısınız?" (Yunus: 31)

 

Mekke müşrikleri Hz. İbrahim'in dinine mensup olduklarını söyler, Allaha yalvarır, Allaha yaklaşmak içi kurbanlar keserler, Sünnet olma konusunda titizlikle dururlar, Gusül abdesti alırlar, Safa ve Merve arasında say yaparlar, Haceru’l Esved taşını öperler, Kâbe’yi tavaf ederler, Zemzem suyunu kutsal sayarlar, Hacılara yemek yedirirler, onları barındırır ve kendilerini hanif olarak nitelendirirlerdi. Fakat Tevhidi görüşe mensup olmadıkları ve şirk ile imanı teftik edemedikleri için bütün amelleri boşa çıkmış, Allah (c.c.) onların amellerini hiçe saymıştır.

Ebu Sufyan dedi ki; “Allah Resulünün peygamberliğini ilan ettiği günlerdi. Bunu Ümeyye bin Ebu Salt'a haber verdim. Bana dedi ki; o gerçekten peygamberdir. Ona tabi ol. Dedim ki ; "Peki sen neden tabi olmuyorsun? Ümeyye şöyle cevapladı; Sakif kadınlarını Abdi MenafoğulIarından bir delikanlıya tabi olduğumu haber almalarından utanışımdır.”

Adı Ümeyye bin Ebu Salt. Taif’li. Sakif kabilesinin en büyük şairi olduğunu söylüyor Ebu Hureyre. Hadis külliyatında adına sıkça rastlanılan, bundan dolayı da hayatı emsallerinden iyi bilinen biri olan Ümeyye Kur'an’ ı Kerimin İbrahim milleti olarak vasıflandırdığı Haniflerden olan Ümeyye b. Ebu Salt İbranice ve Süryaniceyi iyi bilir, Tevrat ve İncili asıl dillerinde okurdu. Her yeri geldiğinde; "Ben İbrahim 'in dini üzereyim " derdi. Daha İslam güneşi dünyaya teşrif etmemişti. Ama o, oldukça sahih bir Allah inancına sahipti. Günümüzde "MüsIümanım" diyenlerin akidesiyle karşılaştırıldığında Ebu’s Salt’ın akidesinin daha sahih olduğu hayretle görülecektir.

İbn-i Kuteybe’ nin Eş-şiir Veş-şuara'sına aldığı Ebu’s Salt’ın şiirlerinden alıntılarla örneklendirelim şairin Allah inancını:

 

Allah' tan “"Ferdun" (bir), "Muhaddudun" (tek), "Melikun" (âlemi yaratan melik sıfatı), "Ala Arşis -  Sema" (Arş üzerine tecelli eden), "EI Halik" (tek yaratıcı), "İlahel âlemin" (evrenin ma'budu), "Huvallahu" (o AlIahtır), "AyalulIah" (bütün insanlar Allah’ ın halkıdır), "Selita sulta" ( arz üzerinde hâkimiyeti)” biçiminde mısralarıyla söz eder.

Meleklere inanır, onları ilahi yardımla desteklenmiş yaratıklar olarak anar,Cebrail ve Mikail (a.s.)’dan söz eder, onların saf saf olarak dizildiğini söyler,öldükten sonra dirilmeye (Ba's) inanır, hesap gününü kabul eder. Cahiliye şiirinde otorite olan EI-Esmam onun şiirinin temel konusunun ahiren olduğunu söyler. Cennet onun dilinde" Dam ayşın nairn" (müreffeh bir hayat yeri), Cehennem "Bahrun nar" (ateş denizi)’ dir. Peygamberlere inanır ve şarabı haram bilir. Rasûlullah’ ın (as) onun şiirlerini okutup dinleyecek kadar hoşlandığını Müslim de geçen bir hadisi şeriften öğreniyoruz. Yine Buhari ve Müslimin değişik senedlerle sahihlerine aldıkları bir hadiste şöyle buyurulur; "Onun şiirleri müslüman olmuştu."

 

Tecridi sarih sahibi Zebidi’ nin "Tevhide, Ba'se, âhirete inanırdı" dediği, bunun yanında Cennete, Cehennem, Hesaba, Peygamberlere, Kitaba, Meleklere inanan, zühd ve takvasıyla şöhret bulan, şarabı haram bilen, "Ben İbrahim'in dini üzereyim" diyebilen, daha da önemlisi günümüz müslümanının! bile yegane kaldığı "hâkimiyet" konusunda da Tevhidi bir akideye sahip olan bu insan Rasûlullah (SA V) nübüvvetini ilan ettiğinde ilk karşı çıkanlardan biri olacaktır.

 

Bütün bu olaylar gösteriyor ki; Nübüvvetten öncede insanlar bir şeyler biliyorlardı.

 

CEHALETİN MÜKELLEFİN EHLİYETİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

   Mükellef; Şari’nin  (hüküm koyucu) hitabı (emir ve nehiyleri) fikirleriyle alakalı olan kişidir.

   Teklifin sıhhatinin şartı: kişinin, Şari’nin kendisine yöneltmiş olduğu hitabı anlayabilmesidir. Buda akıl ile olur. Şari’nin hitabını anlamak için gerekli olan akli yeterliliğin ölçülmesinde zorlanıldığı için Şari baliğ olma şartını koymuştur. Çünkü buluğ bellidir ve belirli işaretleri vardır.

   Teklifin bağlı bulunduğu şey (Menat): İnsanın akıllı ve baliğ olmasıdır. Bunun delili Rasûlullah’ın şu sözüdür; “Üç kişiden kalem kaldırıldı. Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa ulaşıncaya kadar çocuktan, aklı başına gelinceye kadar deliden”(Ebu Davud)

   Ehliyet: uygunluk demektir. İki kısma ayrılır.

A)    Eda ehliyeti; bu teklif ehliyetidir. Sözleri ve fiilleri şer’i olarak muteber sayılması, yani söz ve fiillerinden sorumlu bir mükellef olabilmesi için kişinin uygunluğudur.

 

Ehliyet Sıhhatinin Şartları

1) İdrak, yani buluğa ulaşıp akıl ve ilimle teklifin hitabını (emir ve nehiy lafızlarını ) anlamak

2) İrade

B)    Vucub Ehliyeti; Haklarının ve görevlerinin olabilmesi için ferdin uygunluğudur. Bu ehliyetin kaynağı hayattır.

Avarudul Ehliye: Ehliyete engel olan şeylere denir. Ehliyeti ya tamamen kaldırır ya da azaltır. Başka bir deyişle, mükellefin sözlerinin ve fiillerinin şer’i olarak muteber sayılması ve bunlardan sorumlu tutulmasını engelleyen şeylerdir ki; kulların hakları dışında Allah’ın hakları ile ilgili şeylerde bu söz ve fiillerin sonuçlar kişiyi sorumlu kılmaz.

 

   Ehliyetin engellerinin kısımları: Eda ehliyetinin sıhhatinin şartları yukarda da geçtiği gibi ikidir. İdrak ve İrade bunun engelleri ise; İdrakin bozulması, Yaşın küçüklüğü, delilik, unutma, uyku, cehalet, sarhoşluk… vb. şeylerdir.

 

İdrakin bozulması ise, bu da ikrahla olur. Ancak fukaha örfüne göre bu engeller ikiye ayrılır.

A) Semavi Engeller: Allah’ın kaderinden olup oluşmasında kulun bir etkisinin bulunmadığı engellerdir. Kişinin gücünün dışında olduğu için semavi olarak isimlendirilmiştir. Yaşın küçük olması, delilik, unutma, uyku, bayılma, hastalık… vb. bunlar arasında sayılabilecek şeylerdir.

B) Semavi Olmayan Engeller: “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer 49) ayetiyle de bildirildiği üzere her ne kadar her şey Allah’ın takdiri olsa da bu engellerin oluşmasında kulun bizzat kendi iradesinin ya da başkasından kaynaklanan her hangi bir şeyin etki etmesidir.

 

Cehalet, sarhoşluk, hata, şaka kişinin kendisinden kaynaklanan engellerdir. Başkasından kaynaklanan engellere örnek ise ikrahtır.

“Engeller kalkıp şartlar yerine geldiğinde sebep hükmü gerektirir.”

Hüküm:  Bir kimse için ir durumun varlığının ya da yokluğunun ispatlanmasıdır. Örneğin, namazı terk eden hakkında küfür hükmünün ispatlanması gibi

Hükmün Sebebi: Şarinin bulunmasını hükmün var olabilmesi için, bulunmamasını da hükmün bulunmaması için alamet kıldığı şeydir. Önceki misalde ki küfür hükmünün verilme sebebi namazın terkidir.

Hükmün Şartları: Hükmün varlığının kendisinin varlığına bağlı olan şeydir. Şartın bulunması hükmün bulunmasını gerektirmez. Ancak bulunmaması hükmün de bulunmamasını gerektirir. Örneğin önceki misalde namazı terk edenin akıllı, baliğ ve kasıtlı olarak terk etmiş olması şarttır.

Hükmün Engeli:  Varlığı hükmün yokluğunu gerektiren şeydir. Ancak engelin bulunmaması hükmün bulunması ya da bulunmamasına etki etmez. Yine yukarıdaki örneği alacak olursak namazı bozan durumların bilinmemesi o kişiye hüküm vurulmasına engeldir.

Bir kimse yeni Müslüman olmuşsa, küfrün işleyişini bilmiyor, bundan dolayı bir hataya düşmüşse ona huccet ikamet edilmeden tekfir edilmez mesela.

Başka bir memlekette yaşayan kimse bulunduğu memlekette eğitim sisteminde elfazi ve ef’ali küfürler yoksa çocuğunu okula göndermesinde hiçbir vebal yoktur. Fakat bu kimse Türkiye’ye gelse, bulunduğu memlekete kıyasen çocuğunu okula göndermiş olsa bu kişiye durum izah edilmeden tekfir edilmez. Çünkü Türkiye’deki küfrün işleyişinden bi haberdir. Kendisine ilam edildikten sonra şayet yine devam ediyorsa o zaman tekfir edilir.

Yine aynı kişi burada bir kontrat ve yahut senet imzalarsa (okumadan)kendi memleketi gibi zannetse, o küfür ibarenin altına imza atsa bu durum buna izah edilmeden tekfir edilmez. Şayet devam ederse tekfir edilir. Bu tür cehaletler tekfire engeldir. Genel olarak bu insan bu fiillerin küfür olduğunu bilir fakat küfrün işleyişi noktasında habersiz olur, hataen cahillikle böyle fiilleri yaparsa kendisine durum izah edilmeden tekfir edilmez. Bu Müslüman içindir. Bundan da ‘akide de cehalet mazerettir’ diye bir sonuç çıkmaz. Yine Müslüman olan kimsenin taklidi imanı yaşaması da buna bir örnektir.

 

Konu: NİYET;

 

 Zahiri fiil ve sözlerle niyetin bağlantısı, niyet kötü olan fiil ve sözleri nasıl etkiler?

 

“Eğer kendilerine sorarsan “Biz sırf lafa dalmış şakalaşıyorduk” derler. De ki; “Allah ile ayetleriyle e peygamberleriyle mi alay ediyorsunuz? Boşuna özür beyan etmeyin. İman ettikten sonra küfrünüzü açığa çıkardınız. İçinizden bir kısmını affetsek bile bir kısmını suçlarında ısrar ettikleri için azabımıza uğratırız.” ( (Tevbe: 65–66)

 

Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber Tebük seferine çıkarken münafıklardan bir süvari bölüğü de önde gidiyor ve kendi aralarında Kur’an’la, peygamberle alay ediyorlardı. “Şu adama bakın, Şam kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor. Heyhat, Heyhat diyorlardı !…   Allah-u Teala bunu Resulüne haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Şu bölüğü durdurunuz.” Buyurdu ve yanlarına vardı “siz öyle şöyle dediniz” dedi. Onlar da yemin ederek “Hayır ya Rasûlullah, hayır vallahi, ne senin ne de ashabının hakkında kötü şey söylemedik. Sadece yol yorgunluğunu unutturmak için şakalaşıp eğleniyorduk. Kastımızda ve niyetimizde kötü bir şey yoktu” demişlerdi.

 

 Allah (cc)’ da,

 

“Boşuna özür beyan etmeyin, imandan sonra küfre döndünüz.” hükmünü indirdi.

 

Tahlili: “Karinelerin tam olduğu yerde hükümler esbabı nüzule hamledilir.”

 

Burada da bazı insanların Tebük seferine katıldığını şeriatın zahiri amellerine uyduklarından dolayı Müslüman kabul edildikleri malumdur. Fakat amellerinin bozuk olması sebebiyle Şarii onları zahir fiillerine göre yargılar. Nitekim o insanlar niyetlerinin iyi olduğunu iddia etmişler fakat zahir amelleriyle bu çatışmış, Allah da (cc) niyetleriyle fiillerinin aynı olduğunu beyan etmiş ve o insanları küfürle itham etmiştir.

 

Hz. Peygamber de; “Biz insanları zahirlerine göre hükme bağlarız.” buyurmuştur.(Kenz)

 

Kişilerin niyetlerini hiç kimse bilemez. Sadece Allah (cc) bilir. O gönüllerdeki olanı, açığa çıkan ve çıkarılmayan hakikatleri bilir. Bize düşen ise insanların amellerine hüküm vermektir.

 

İbn-i Teymiye der ki:

 

“Zahir ameller şeriata tezat ise kişinin niyetine bakılmaksızın yaptığı ve söylediği şeylerle hüküm verilir. Niyetinin iyi olduğunu iddia etse bile bu hükmü değiştirmez. Fiil ve söz İslam’a tezat ise onun niyetine göre hüküm verilemez.” (Feteva)

Buhari deki Ömer hadisi gayet açık ve net bir şekilde bu konuyu vuzuhata kavuşturur.

Abdullah İbni Utbe şöyle demiştir; “Ben Ömer İbn-i Hattab (ra) dan işittim o şöyle diyordu; “Bir takım insanlar Rasûlullah (s.a.s.) zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkarda) yakalanırdı.Şimdi ise vahiy kesilmiştir. Biz şimdi ancak sizleri amellerinizden bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca her kim bize bir hayır hali meydana korsa biz onu âmin kılarız ve onu kendimize yaklaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak) bize ait değildir. Gizli işleri hususunda bize bir kötülük ve şeri ortaya korsa o gizli işlerinin güzel olduğunu söyle de biz onu bir emin saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.” (Buhari-Şehadet)

Bu hadiste de söylendiği gibi kötülük ve ortaya koyan bir kimse, onun niyetinin güzel olduğu iddia edilse bile o kimsenin niyetine göre değil zahir amellerine göre hüküm verilir. Hz. Ömer bunu çok güzel bir şekilde açıklamıştır. Konu hüküm açısından çok açıktır.

İbn-i Hacer der ki; “yapılan ameller hayır değilse kişi bunu hayır amacıyla bile yapsa bu ameller meşruluk kazanmaz.”(Fethul Bari)

Şevkani der ki; “Rasûlullah, (s.a.s.) her kim bizim amellerimize uygun bir amel yapmazsa o merduttur” (Neylul evtar)

 

Niyet ne zaman zahir amelleri bozar?

 

“Kalbi imanla sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan dışında her kim imandan sonra küfre kalbini açarsa mutlaka onların üzerine Allah’tan bir gazap gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.”(Nahl: 106)

 

Bu ayetin nüzul sebebine gelince; Mekke müşrikleri Amar bin Yasire işkence yapmış anne ve babasını gözleri önünde şehit etmişlerdi. Bu işkenceye dayanamayan Ammar niyeti iyi olmakla beraber zahir kavlinde müşrikleri razı eden sözler söylemiş, Şariide ikrah altında söylenilen sözler ve yapılan fiillerde kişinin niyetine bakmış ve kalbi imanla dolu olduğu halde buna ruhsat vermiştir.

İkrah (zorlama) altında kalan bir kimsenin niyeti önemlidir. Bu hüküm Nahl suresinin bu ayetiyle kayda bağlanmıştır.

Zorlayan kimsenin zorlaması altında kalan bir kimsenin ruhsaten zorlayan kimsenin isteğini yerine getirmesinde hiçbir sakınca yoktur. Fakat zorlama hadisenin şartları tahakkuk etmesi elzemdir. Bu konuyu ilk yazdığımız risalemizde incelemiştik.

Şimdi, hiçbir zorlama altında kalmadan kendi irade ve seçmesiyle küfür olan bir kelimeyi söyleyen veyahut da yapan bir kimsenin niyetine bakılır, niyeti iyidir! Diye nasıl söylenebilir?

Egemen güçlerin baskısı altında yaşayan insanlar Allah’ın yasak kılmış olduğu söz ve fiilleri hiçbir zorlama hadisesi olmadan, sadece kuruntu ve hayat kaygısından dolayı veyahut da ‘İslam’ a hizmet ediyoruz’ hezeyanından kaynaklanan bir düşünceyle yapan, söyleyen bir kimsenin niyeti değil zahir amelleri önemlidir. Çünkü Rasûlullah (sas);

“Biz zahire göre hüküm veririz.” Buyurmuşlardır.

Mekke müşrikleri bile putlara ibadet ederken niyetlerinin iyi olduğunu, sadece bu putlara bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz diyorlardı.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır; “Dikkat et halis din yalnız Allah’ındır. Onu bırakıp başka veliler edinenler; ‘biz onlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ diyorlar. Şüphesiz Allah onların ihtilaf ettikleri şeylerde hükmünü verecektir. Şüphesiz yalancı kâfir bir kimseyi Allah doğru yola iletmez.”(Zümer: 3)

Dolayısıyla kalp, dil ve fiiller birbirine uyum içinde olacaktır. Kalbi bilen Allah’tır. Biz, bize zahir olanla hükmederiz. Bir kimse Laik olduğunu söylese bunu niyetine bakmadan hüküm veririz. Onun niyetini biz bilmeyiz.

Bir kimse içki içse ‘benim niyetim su içmekti’ dese bunun içki olduğunu bilse Şarii bunun hükmünü neye bağlar… Niyete göre mi, fiile göre mi ceza verilir? Elbette fiile göre ceza verilir.

Şarii tarafından takbih edilen fiiller ve sözler ikrah olmadan kişilerin iyi niyet masallarıyla meşru hale getirilemez.

 

Kişinin niyeti ve kastı hangi durumlarda sorulur?

 

İmam Şafi şöyle demiştir; “Açık olmayıp ihtimal taşıyan bir amelde son söz bunu işleyen kişinin açıklamasıdır.”

Kişinin niyetinin ve kastının sorulması ihtimal taşıyan ve tevile mahal olan konulardır. İhtimal taşıyan konularda sözü ve fiiliyle neyi kasdetmiş olduğu kişiye sorulur.

Örneğin bir kabrin başında sessizce dua eden bir kimse eğer ‘Bu kabirdeki kişiyi affetmesi için Allah’a dua ediyorum’ derse onun yaptığı yanlış bir iş değildir. Fakat ‘Bu kabirdeki kişiye ihtiyaçlarımı gidermesi için duada bulunuyorum’ derse bu küfre götürücü bir ameldir. Böylece delil oluşu ihtimal taşıyan amelde kasıt ortaya çıkmış olur.

Bu konuda Nevevi şöyle der; “Eğer bir müftüye ihtimal taşıyan ve bir kısmı küfür sayılmayan sözler söylemiş olan bir kimse hakkında fetva sorulsa şöyle demesi gerekir; ‘Bu söyledikleriyle ne kastetmiş olduğu o kişiye sorulur, o kişi neyi amaçlamışsa sorunun cevabı ona göredir.

Kadı Şihabuddin el Karafi bu konuda şöyle der; “Durumu açık olan her şey bu duruma zıt veya buna tercih edilebilecek bir şey bulunmadığı sürece dış görünüşüne göredir. Eğer açık bir şey yoksa şer’an geçerli olan tercih şekillerinden herhangi birisinin dışında ona tercih yapma söz konusu olamaz.”

 

Amel ile birlikte kişinin hal ve tavırlarının neye işaret ettiğine bakılması (Karainul Hal)

 

Küfür olma ihtimali taşıyan bir söz söyleyen kimse bununla küfrü arzulamadığını iddia etse ancak araştırıldığında zındıklarla arkadaşlık yaptığı veya zındıklıkla itham edildiği tespit edilse, işte bu ‘karainul hal’dir. Buna dayanarak o kişinin küfrü kasdetmiş olduğu tercih edilir.

Bir kişi Kur’an’ı ateşe atsa bu hareket onun Kur’an’ı hafife aldığı ihtimali taşıdığı için aynen Kur’an’ı pisliğe atan bir kimse gibi tekfir edilebilir. Yine bu hareket onun Osman bin Affan (ra)ın yaptığı gibi gibi eskimiş olan mushafı yok etmek istemiş olabileceği ihtimalini de taşır. Bu da bir Raşit halifenin sünneti olup küfre düşüren bir amel değildir. Kişi kastının bu olduğunu söylerse ancak sonradan mushafın yeni olduğu yahut adamın zındıklarla beraber olduğu ortaya çıksa bu deliller onun sözünün yalan olduğu, bilakis Kur’an’ı hafife aldığı için bunu yaptığını açığa çıkarmış olur.

İbni Receb el Hanbelî şöyle der; Halin delil olması sözün delil olmasından farklı bir durumdur. Çünkü iddianın kabulünde kişinin haline uygun olan kabul, uygun olmayan ise reddedilir. Ve hükümler başka bir şeye bakılmaksızın buna bağlı olarak verilir.”

Kur’anı pisliğe atan bir kimsenin niyetine bakılmaksızın tekfir edilir. Çünkü bu başka bir ihtimal taşımayan bir durumdur. Fakat Kur’anı ateşe atan kimseye niyeti sorulur. Eğer tahkirinden dolayı atıyorsa tekfir edilir. Yok, eskidiğinden imha etme niyeti açığa çıkarılırsa tekfir edilmez.

Hükmü Şarii tarafından kati naslarla açıklanan, hiçbir tevile ve ihtimale yol açmayan konuları işleyen, küfür ve şirk içerisinde olan kişilerin niyetleri hiç önemli değildir. Önemli olan o kişilerin halleridir.

İmamı A’zam şöyle der; “ancak Rabbimiz, insanlardan sadır olan amellere göre onları mü’min veya kâfir diye isimlendirmemizi, buna göre onları sevmemizi veya sevmememizi teklif etmiştir.

Kiramen kâtibin melekleri bile insanların açığa vurdukları amellerini yazmakla mükelleftirler. Kalplerde olanı ancak Allah ve Allah’ın kendisine vahyettiği peygamberlerden başkası bilemez. Vahiy olmadan kalplerde olanı bildiğini iddia eden kimse Allah’ın ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. (Ta’lim ve Müteallim)

Elfazi küfür ve ef’ali küfür işleyen bir kimseye niyeti sorulmaksızın tekfir edilir. Şariinin emri de budur. Niyetinin iyi olup olmadığı araştırılmaz. Çünkü ihtimal ve tevile mahal olmayan konularda bu böyledir. (Tahavi akaidi şerhi)

 

TAĞUTUN MUHAKEMESİYLE MUHAKEME OLMAYI İSTEME

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? İnkâr etmeleri emrolunmuş iken tağutun önünde muhakeme edilmelerini isterler. Hâlbuki şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nisa: 60)

İbni Abbas’tan rivayete göre bu ayeti kerime Elsem kabilesinin kâhini Ebu Bürde el Eslemi hakkında nazil olmuştur. Yahudilerin kendisine götürdükleri anlaşmazlıklarda hüküm verir, anlaşmazlıkları çözerdi. Bir keresinde Eslem kabilesinden bazı kimselerde ona dava götürünce Allah Teala bu ayeti kerimeyi indirdi.

Katededen rivayete göre ise Ensardan Kays adında bir sahabi ile bir Yahudi arasında, çekiştikleri bir hak konusunda Hz. Peygambere gelmek yerine Medine’nin kâhinine gitmişler de bu ayeti kerime nazil olmuş. Yahudi Hz. Peygamberin hükmünde kendisine haksızlık etmeyeceğini “hüküm vermesi için Allah’ın Rasulüne gidelim” derken, Müslüman olduğunu sanan o Ensari “hayır, kâhine gidelim” diye diretiyormuş da bunun üzerine bu ayeti kerime nazil olmuş bu münafığın adının Bişr, Hz. Peygamber yerine hüküm vermesi için gitmek istediği kişinin Kab b. Eşref olduğu söylenmiştir ve bu olayın akabinde bu ayet nazil olmuştur. (Vahidi)

Şa’biden gelen rivayette de bir Yahudi ile Müslümanlardan olan bir münafık arasındaki bir husumette Yahudi’nin rüşvet almayacağını bildiği için “aramızda hüküm vermesi için Muhammed’e gidelim derken münafığın hüküm verirken rüşvet aldığını bildiği kendi hâkimlere gitmekle diretmesi üzerine ne ona ne de diğerine değil Cüheyneden bir kâhine gitmeye karar veriyorlardı Allah Teala bunlar hakkında bu ayeti kerimeyi indiriyor.

İbni Abbas’tan rivayette o şöyle anlatıyor; El Culas ibni Samit, Muttalib bin Kuşeyr, Rafi ibni Zeyd ve Beşir Müslüman olduklarını iddia ederlerdi. Bir keresinde kavimlerinden Müslüman olanlar bunları, aralarındaki ihtilafta hüküm vermesi için Hz. Peygambere gitmeye davet ettiler. Bunlar ise kavimlerinden Müslüman olup da o anlaşmazlığa düştükleri kimseleri cahiliye kâhinlerine gitmeye çağırdılar. İşte bunun üzerine Allah Teala bu ayeti kerimeyi indirdi. Haberi İbni Ebi Hatim, İbn ul-Münzir ve İbni İshak tahric etmişlerdir.(Ed Durul mensur-Suyuti)

   Rebi bin Enes’den gelen bir rivayette o şöyle demiştir. ”Hz. Peygamberin ashabından birisi mü’min, diğeri münafık iki kişi arasında bir anlaşmazlık meydana gelmişti. Mümin, anlaşmazlığın giderilmesi için hüküm vermek üzere Hz. Peygamber (sas) e gitmelerini, münafık ise Kab b. Eşrefe gitmelerini istiyordu. İşte bunun üzerine Allahu Teala “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Küfretmeleri emrolunmuşken Tağutun önünde muhakeme edilmelerini isterler. Halbuki şeytan, onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” Ayeti kerimesini indirdi.(Taberi Tefsiri)

   İbni Abbas’tan gelen diğer bir rivayette;

 

   Bu ayetin bir Yahudi ile bir münafık arasında cereyan eden bir anlaşmazlık üzerine indiği anlatılırken Hz. Ömer de hadiseye müdahil gösterilmektedir. Şöyle ki; bir Yahudi ile Bişr adında bir münafık arasında bir anlaşmazlık oldu da Yahudi: “Muhammed’e gidelim .” Dedi. Münafık ise: “Hayır, Kab ibni Eşrefe gidelim.” Dedi. Allah-u Teala kitabında o Kabı “Tağut” olarak adlandırmıştır. Yahudi, illa Muhammede gideceğiz diye ayak direyince münafık istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygambere gelerek davalarını efendimize anlattılar. Allah’ın Resulü (sas) Yahudi lehine hükmetti onun yanından çıkınca münafık Yahudi’yi yakaladı ve: “Bunun hükmüne razı dilim, Ebru Berke gidelim.” dedi. Ona gittiler, o da Yahudi lehine hüküm verdi. Münafık, Ebu Bekrin hükmüne de razı olmayıp “Gel bir de Ömer İbni Hattab’a gidelim.” Dedi. İkisi birlikte Ömer’e geldiler. Yahudi: Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed’e davamızı götürdük. Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti. Bu adam onun hükmüne razı olmadı, davamızı sana getirmek istedi ve bana asıldı, işte ben de onunla birlikte sana gelmiş oldum.” Dedi. Hz. Ömer münafığa: “Öyle mi oldu?” diye sordu. Onun “Evet” cevabı üzerine ikisine “ben size çıkıncaya kadar şurada biraz durun” deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve kılıcıyla vurup münafığı öldürdü, sonra da: “Allah’ın ve Resulünün hükmüne razı olmayan hakkında işte ben hüküm veririm.”  Dedi. Yahudi kaçıp gitti ve bunun üzerine “haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinden bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Ayet 65) kadar olmak üzere bu ayeti kerimeler nazil oldu. Cibril gelip şöyle dedi: “Ömer hak ile batılı birbirinden ayırdı.” Ve ondan sonra Ömer, Faruk diye isimlendirildi. (Vahidi, Kurtubi)

   Anlaşmazlık ister iki mümin arasında, isterse bir mü’min ile gayrı müslim arasında vuku bulsun halledilmesi için gidilmesi gereken yer aynı olduğu için rivayetler arasındaki bu farklılıklar çok fazla önem taşımamaktadır. Öte yandan bu hadiselerin birbirine yakın zamanlarda, belki aynı günde meydana gelmiş ve hepsinin akabinde bu ayeti kerimenin inmiş olması da ihtimal dışı değildir.

   Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

   “Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükmü kabullenmede içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”(Nisa: 65)

   Bu ayeti kerimenin nuzül sebebi hakkında gelen rivayetlerden en meşhuru Zübeyr İbnul Avvam ile Bedir ashabından olan Ensari komşusunun bahçelerini suladıkları bir su akıntısı hakkında anlaşmazlığa düşmeleri ve Hz. Peygamber (sas) e davalarını iletmeleri hadisesi üzerine nazil olduğu şeklindedir. Bir rivayette irtidat eden oğullarının peşinden onları İslama zorlama izni olmayan bir Ensari hakkında nazil olduğu da kaydedilirken biraz önce geçen altmışıncı ayetle birlikte ve onun nuzülüne sebep olan hadise üzerine nazil olduğu da, Hz. Peygamber (sas) in hükmüne razı olmayıp Hz. Ömere giden iki kişiden birinin Hz. Ömer tarafından öldürülmesi üzerine nazil olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki:

   Buharinin Ebul Yeman kanalıyla, Tirmizinin Kuteybe kanalıyla Urve b. Zübeyr den rivayetine göre babası Zübeyr, bedir gazvesinde bulunmuş ensardan birisiyle taşlık araziden gelen ve ikisinin de hurma bahçelerini suladıkları haradaki bir su hakkında anlaşmazlığa düşmüşler. Ensari:”Ey Zübeyr hayır, önce ben sulayacağım.” demişte Hz. Peygamber; “Ey Zübeyr o suyla bahçeni sula, sonra da suyu komşuna bırak,” buyurmuşlar. Buna kızan Ensari: Ey Allah’ın elçisi halanın oğlu olduğu için mi? demiş. Hz. Peygamber (sas) in yüzünün rengi değişmiş ve “”Ey Zübeyr bahçeni sula sonra şu duvarlara ulaşıncaya kadar suyu hapset, bırakma ancak ondan sonra suyu komşuna bırak.” buyurmuştur. Ve Zübeyrin hakkını tam olarak vermiş. Hâlbuki önceki hükmünde hem Zübeyre hem de Ensariye genişlik ve müsamaha varken Ensari kendisini kızdırınca açık hükümde bulunan Zübeyrin hakkını tam olarak kendisine vermiştir. Urve der ki; Zübeyr şöyle demiştir: Vallahi kuvvetle sanıyorum “Rabbine yemin olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükmü kabullenmede içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” ayeti kerimesi bu hadise hakkında nazil olmuştur. (Buhari Sulh, Müslim…)

 

HÜKÜM OYMA YETKİSİ KİMİN; MUHAKEME KİME OLUNACAKTIR?

 

İslam, yeryüzünde ve gökyüzünde hâkimiyet sultasını Allah’tan başka kimseye veremez.  Bu hâkimiyette başka hiç kimsenin payı yoktur.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 

“Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Sizin Allahtan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.’’ (Bakara: 107)

 

“Göklerin ve yerin mülkü onundur. Çocuk edinmemiştir, ona mülkünde ortak yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.’’ (Furkan: 2)

 

“O Allah’tır. Kendisinden başka ilah yoktur. İlkte de sonda da hamd onundur. Hüküm onundur ve ona döndürüleceksiniz.’’ (Kasas: 70)

 

“Hüküm yalnızca Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmememizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.’’ (Yusuf: 40)

 

“Hüküm koymada Allah’a ortak yoktur.’’ (Kehf: 26)

 

“Yerin ve göklerin hükümranlığı Allah’ındır, bütün işler Allah’a döndürülür.’’ (Hadid: 5)

 

 

“İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.’’ (Şura: 10)

 

“Yalnız Allah’ın hükmüne davet edildiğiniz zaman kabul etmiyorsunuz (bununla beraber bir şirk unsuru olan) başka hükümler bahis konusu olunca kabul ediyorsunuz (oysaki) hüküm yalnız her şeye gücü yeten Allah’ındır.’’ (Mü’min: 12)

 

“Onlar cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? İnanmış, akıllı bir topluluk için Allah’tan daha iyi yasa koyucu var mıdır?’’ (Maide: 50)

 

“Size apaçık (her şeyi açıklayan) kitabı indiren Allah’ın hükmünden başka hüküm kabul eder miyim?’’ (En’am: 114)

 

“Diyorlar ki hüküm vazetme işinde bize bir pay var mı? Deki; ‘’Emir ve hüküm yalnız Allah’a mahsustur’’ (A’li İmran: 154)

 

“Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye bu haram bu helal demeyin; zira Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler.’’ (Nahl: 116)

 

Bütün bu ayetler açıkça gösteriyor ki, yasama ve yargı Allah’a aittir. Her kim veya zümre hâkimiyeti (kanun koymayı) kendinde görürse ilahlık iddiasında bulunmuş demektir. Yüce Rabbimiz teşri (yasama ve yargıyı) ne bir millete ne de bir devlete vermiştir. Bunun aksini iddia eden milletler ve devletler Allah’a savaş açmış birer tağutturlar. Çünkü İslam’ın özü “kanun koyma yetkisi Allah’ındır” hükmüne taalluk eder. “Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir.” diyen kişi veya zümreler ne kadar İslam iddiasında bulunurlarsa bulunsunlar, bu sözleri ve fiilleriyle yukarıdaki ayetleri inkâr ettiklerinden dolayı küfre girmişlerdir.

 

Teşri Allah’a ait olunca elbette ki müslümanın iddiasında olanlar da Allah’ın yasaması ve yargısıyla muhakeme olmak zorundadırlar. Bu bir imani meseledir. Ayetleri gayet açık olmasına rağmen çıkar ve menfaat uğruna tağutların mahkemelerinde muhakeme olmak isteyenler, bu fiilleriyle kanun koyan tağutlardan bir farkları olmamış olur ve böyle kimseler de bu fiilleriyle küfre girerler.

Maalesef yaşadığımız şu asırda dinin emirlerini yaşam standartlarına kurban eden insanlar sırf daha rahat bir hayat yaşama, ticaretinde ilerleyebilme adına tağutun mahkemelerinde muhakeme olmayı İslam adına meşru gösterilmektedir. Onlara göre: “Daha rahat yaşabilmek için bunu yapmamız lazım, hakkımızı alabilmemiz için mahkemeye müracaat etmezsem bazı haklardan mahrum kalacağım…” daha neler neler… vb. hezeyanlarını ortaya atarlar. İyi de siz mi İslam’a uyacaksınız, İslam mı size? Allah’ın emirlerini, Yahudi ve Hristiyanlar gibi nefsiniz, çıkarınıza, şahsi kanaatinize göre mi ayarlayacaksınız? Kimden adalet istiyorsunuz? Tağut ne ile hüküm veriyor, Beşeri sistemlerde adalet olur mu? Bütün bu suallerin cevabı elbette ki İslam’a göre kesinlikle olamaz.

Kur’an ve sünnette helal bellidir, haram da bellidir. Kat’i haram olan meselelerde şeriatın hükümlerini helal sayan meşru gösteren, yapılmasında hiçbir sakınca yoktur diyen herhangi bir kimse, bir zümre veyahut da bir parti Allah’ın dininden çıkmış şeytanın yoluna girmişlerdir. Allah’ın helal kıldığını haram sayan, haram saydığını helal kılandan daha kâfir kim olabilir ki?

Allah’ın ret etmiş olduğu bir sistemi inşa eden, onu kollayan bu beşeri rejimde uygulanması için kendi kafasından kanunlar koyan yasamadan daha Tağut kim olabilir ki?

Bu yasamada çıkan kanunları mahkemelerinde uygulayan, insanları bu kanunlara göre haklı! Ve ya haksız! çıkaran, bu konuda hiçbir İslami ölçüyü tanımayan, yargıdan, mahkemeden daha kâfir kim olabilir ki?

Tağutun mahkemesine başvurmak, seni tanıyorum “sen bana adaletle hükmedersin, verdiğin karara uyacağım, sen ne dersen o hak olacak, sen ne takdir edersen et sana itaat edeceğim” demektir. Oysaki Allah bunlara itaati değil isyanı, tanımamayı emretmişti. Onlara muhakemeyi değil onları inkâr etmeyi emir buyurmuştur. İhtilaf edilen bir meselede Allah ve Resulü hakem yapılıp sonuçta lehte ve aleyhte çıkan bütün sonuçlara bağlanılmasını imanın şartı olarak tayin etmiştir İslam.

Mesela bir örnek verecek olursak, borcunu tahsil edemeyen bir kimse sözleşme yaptığı bir kimseyi icra mahkemelerine vermiş olsa bu ticari mahkemeler faiziyle, gecikme zammıyla, mahkeme masrafıyla borçlunun üzerine fatura edecek, belki onu haciz edip haksız yere malını telef edecektir. Bu süreç tamamen İslam’a aykırı bir süreçtir. İslam’ın borçlu hukukuna aykırı bir yöntemdir. Bu icra mahkemelerine hakkını(!) almak için müracaat eden kimseler şeriatın emrini çiğnemiyorlar mı? O tağutun mahkemelerini yetkili kılıp sen ne hükmedersen ben ona razı olacağım demek değil mi?  Bunu kim meşru gösterebilir, Allah’ın açık ayeti kerimeleri varken, neden nefsimizi ön plana çıkarıyoruz. İslam’ın istediği bir insan değil de nefsimizin istediği bir İslam istiyoruz. Neden? Allah’ın hükümleri karşısında inandık itaat ediyoruz denilmiyor da, inandı fakat ama… şu bu deniliyor. Neden Allah’ı tanımak tağutu inkâr etmemiz gerekiyorken tamamen tersi yapılıyor Kanun koyucu olan insanları, tağut kabul ediliyor da tağutun koymuş olduğu kanunların önünde muhakeme olmak isteniyor. Bu fiil tağutu kabul etmek değil midir? Oysaki yüce rabbimiz: “Muhakkak ki her topluluğa peygamber gönderdik ve Allah ibadet etmelerini ve tağuttan sakınmalarını emrettik” (Nahl: 36)

“Sonra seni bu emirden bir şeriat üzerine kıldık öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevalarına uyma”(Casiye: 18)

Neden hep uzlaşmacı, pasif, asimile olmuş ha varlığımız, ha yokluğumuz şeklindeki bir davranışla İslam’a yaklaşıyoruz. Hani bizim izzetimiz, şerefimiz. Nerde bizim üstünlüğümüz, neden tağutlara karşı apaçık şekilde bayrak açan peygamberlerin, Salih kişilerin şehitlerin hayatı örnek alınmıyor, neden bir İbrahim(as) gibi haykırıp, bu şekilde egemen güçlere baş kaldırmıyoruz. Neden kelimeyi tevhidin hakikatiyle yaşamıyoruz da hep nefsimizi okşadığını sandığımız bizi tağutla karşı karşıya getirmeyen, biz onlardan memnun onlar bizden memnun olsun anlayışıyla bir İslam arayışı içinde oluyoruz. Neden bu arayışlar,

“Hakkımı almak için tağuta muhakeme olabilirim, rahat İslamı tebliğ edebilmem için askerliğine gidebilirim… Göze batmamam için çocuğumu onların şirk yuvalarına teslim edebilirim. Ticari hayatımda zenginlere ulaşabilmem için icra mahkemelerine başvurabilirim” Neden şirklerini İslami kılıflara sokmaya yelteniyorlar. Cevabı açık; Tağutu ret edip Allaha iman etmedikleri için teslimiyetlerin Allaha olmadığından dolayı bütün bu hadiseler cereyan ediyor.

 

Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki; arzusu benim getirdiğim şeylere tabi olmadıkça hiç biriniz iman etmiş sayılmaz” (Taberani)       

 

Allah (cc) buyuruyor ki:

 “Rabbine and olsun ki aralarında çıkan her anlaşmazlık konusunda seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)

     

  Yüce Allah buyuruyor ki:

 

“Ey iman edenler, Allaha itaat edin,  peygambere ve sizden olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz –Allaha ve ahiret gününe inanmışsanız– onun hallini Allaha ve peygamberine bırakın. Bu hem hayırlı hem de netice itibariyle en güzelidir. Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Tağutun önünde muhakeme edilmelerini isterler. Hâlbuki ona küfür etmeleri gerekiyordu. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak isterler. Onlara: “Allahın indirdiğine ve peygambere gelin” denilince münafıkları senden büsbütün uzaklaştıklarını görüsün.”(Nisa: 59 – 61)

 

TAĞUTUN ÖNÜNDE MUHAKEME OLMAK İSTEYENLERİN DELİL ZANNETTİKLERİ

 

Hz. Yusuf’tan murad almak isteyen Züleyha Yusuf’a bir düzen kurdu. Hz. Yusuf’a iftira attı. Hz. Yusuf onun isteğini yerine getirmeyince Züleyha ondan müşteki oldu. Hz. Yusuf kendisini savundu. O andaki, kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti ve hükmünü verdi. Bu olayda Hz. Yusuf’un mahkemeye müracaat olayı yoktur. Züleyha kendisinden müşteki olmuş, ona mahkeme açmış Hz. Yusuf da kendisini savunmuştur. Olay Yusuf suresinde şöyle anlatılmaktadır.

 

 

‘’Evinde kalmakta olan kadın ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: ‘’isteklerim senin içindir, gelsene’’ dedi. (Yusuf) “Allah’a sığınırım” dedi. “Çünkü O, benim efendimdir. Yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki; zalimler kurtuluşa eremez. And olsun kadın onu arzulamıştı – eğer Rabbinin kesin kanıtını görmeseydi o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik) çünkü o muhlis kullarımızdandı. Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın gömleğini arkadan çekip yırttı (tam) kapının yanında kadın efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki; “ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?” (Yusuf) dedi ki; “Onun kendisi benden murad almak istedi” Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti:  “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. Yok, eğer onun gömleği arkadan çekilip rtılmışsa bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir. “Onun gömleğinin arkadan çekilip yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Drusu bu sizin düzeninizdendir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi.’’ (Yusuf: 23 - 28)

 

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere hedefine ulaşamayan Züleyha Hz. Yusuf’a iftira attı ve ondan müşteki oldu. Saraydaki bir yargıç da bu davaya şahitlik etti ve ayetteki şekilde hüküm verdi. Deliller ortada olunca Hz. Yusuf temizlendi ve onun bir suçu olmadığı anlaşıldı.

 

‘’Kadının yakınlarından bir şahitte şöyle şahitlik etti...’’ buyruğundaki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri birbirleriyle çelişince, hükümdarın kimin doğru kimin yalan söylediğini bilmesi için şahide ihtiyaç duymasıydı. O bakımdan kadının yakınlarından birisi şahitlik etti. Yani onun yakınlarından biri hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hükümdü bir şahitlik değildi.  (Kurtubi)

Tağutun muhakemesini isteyip dava açanların zannettiği gibi Hz. Yusuf dava açmamıştır davayı açan Züleyha’r. Hz. Yusuf kendisini savunmuş deliller neticesinde yargıç Hz. Yusuf’u haklı bulmuştur. Buna rağmen Hz. Yusuf zindana atılmıştı.  Bu konuda yüce Rabbimiz:

 

“Sonra onlar da delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belirli bir vakte kadar zindana atmak ağır bastı.’’ (Yusuf: 35)

 

Sonra belirli bir süre geçtikten sonra Firavunun rüyasının yorumu için Hz. Yusuf’a müracaat ettiler. Yüce Allah Şöyle buyuruyor:

 

‘’Hükümdar dedi ki; ‘onu bana getirin’ ona elçi geldiğinde (Yusuf) “Efendine dön de ona sor: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.’’ (Yusuf: 50)

 

“(Hükümdar topladığı o kadınlara) “Yusuf’un nefsinden murat almak istediğinizde durumunuz neydi?” dedi Onlar: ‘Allah için ‘hâşâ’ dediler ‘biz ondan hiçbir kötülük görmedik’  Azizin karısı da dedi ki; işte şu anda gerçek ortaya çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir.” (Yusuf: 51)

 

“(Yusuf aracıya şunu söyledi) Bu iş (vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın ihanet edenlerin hileli düzenlerini başarıya ulaştırmayacağını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.” (Yusuf: 52)

 

Hz. Yusuf hiçbir zaman tağutun emrine girmemiş, onun sistemini icra etmemiştir. O her zaman şu gerçekleri haykırmıştır; ‘’Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim.’’ (Yusuf: 37)

 

‘’Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmememizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.’’ (Yusuf: 40)

 

Cafer bin Ebi Talip ve arkadaşları Habeşistan’a hicret ettiklerinde Amr bin As bu kişilerden müşteki olup Necaşiye müracaat etmişti. Necaşi her iki tarafı muhakeme etmiş sonuçta Cafer bin Ebi Talip’i ve arkadaşlarını haklı bulmuştu. Müşteki olup dava açan Amr bin As, kendilerini savunanlar müslümanlardı.

Sonuç olarak muvahhid bir Müslüman tağuta mahkeme açamaz, kendisine bir mahkeme açılırsa kendini savunabilir. Bu savunmanın da şartları vardır.

 

A) Mahkemeye saygı ifade eden kelimeler kullanmayacak.

B) Kendisinin haklı olduğu durum İslam şeriatında da meşru olacak, yani İslamın yasak etmiş olduğu bir konuda kendisini savunmayacak. Yani müşteki Müslüman hakkında şeriat devleti istiyor diye mahkeme açmış olsa, Müslüman da kendisini savunma adına “hayır şeriat devleti istemiyorum“demeyecek, dediği anda küfre girer.

C) Kendisini savunacak kimseye vekâlet verirken küfür sözlerinden kaçınacak; O vekâleti okuyup içerisinde küfür kelimelerinin olmadığını dikkat edecektir. Ondan sonra imza atacaktır. Bu himaye kanunuyla alakalı bir şeydir.

 

Tağutu kabul ettiklerini fiilleriyle ispat eden insanlar kendilerine bir çıkış bulabilmenin çabası içerisindedirler. Yüce Allah bunlar için “Kalplerinde hastalık olanların bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz diyerek onlara koştuklarını görürsün, olur ki; Allah bir zafer verir veya katından bir emir getirir de kalplerinde gizlediklerine içleri yanarak pişman olurlar.”(Maide: 52)

Hayat endişesi taşıyan, tülu emel sahibi olan, hemmi ve kıblesi dünya olan kişilerin tağutlardan kendilerine bir zarar dokunmaması için onları ne denli razı ettiklerini, onların istediği gibi bir vatandaş olma gayreti içerisine girdiklerine şahit olmaktayız. 

 

MUDARAAT (KÂFİRLERE DÜŞMAN OLDUĞUNU GİZLEMEK)

“Mü’minler, mü’minleri bırakıpta kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’tan hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan adına korunma gayesiyle sakınmanız başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır.”(A’li İmran: 28)

Buradaki ayet imanını izhar ettiğin zaman kâfirlerden bir zarar görebileceksen imanını gizleyebilirsin hükmü vardır. Fakat şirki işleyebilirsin, küfür kelimeleri söyleyebilirsin mantığı çıkmaz, sadece imanını gizleyebilirsin.

Takiyenin mahiyeti:

Yüce Allah’ın: “Ancak onlardan (takiye yaparak) sakınmanız müstesna” buyruğu hakkında Muaz bin Cebel Mücahid şöyle derler: “Müslümanların güçlenmesinden önce İslamın güçlü olduğu dönemlerde takiyye söz konusuydu. Bu gün ise Allah İslamı mü’minlerin düşmanlarına karşı takiye yapmalarına gerek burakmayacak şekilde güçlendirmiş bulunmaktadır.”

İbni Abbas der ki; Takiyye kalbi iman ile mutmain olduğu halde dili ile (imana aykırı) sözleri söyleyip öldürülmemesi ve bir günah da işlememesi demektir.

Şöyle denilmiştir: Mü’min, kâfirler arasında ikamet ediyor ise eğer canına bir zarar geleceğinden korkuyorsa, kalbi iman ile mutmain olduğu halde dili ile onları onları idare etme yoluna gidebilir. Bununla birlikte takiyye ancak öldürülme yahut bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkenceden korkulması halinde helal olabilir. Kâfir olmak üzere zorlanan bir kimsenin, -doğru görünen görüşe göre- direnmesi ve küfür sözünü söylemek teklifini kabul etmemesi hakkı vardır.

Bu ayeti kerimenin Nahl 106’ıncı ayetiyle bağlantısı olup A’li İmran 28’inde Ammar bin Yasir hakkında indiği rivayeti de vardır. (Kurtubi tefsiri)

Ebul Aliye: “Takiyye lisan ile olur amel ile olmaz buyurur. bni Cerir)

Dahhak der ki: “Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınmanız müstesna” ayeti hakkında “Takiyye dil iledir. Allah isyan hususunda bir kimseye zorlama yapılırsa kalbi imanla dolu olduğu halde, lisanıyla konuşmasında bir günah yoktur.” bni Cerir)

Katade der ki: “Mü’minler, Mü’minlerden başka kâfirleri dost edinmesinler, ancak onlardan korunmanız gayesiyle sakınmanız müstesna” ayeti hakkında: “Allah (cc) küffarı dost edinmeyi, onları sevmeyi yasak etti. Ancak onlardan korunmak için gönüllere tesir etmemek kaydıyla, onların dinine girmemek şartıyla, zorlama şartıyla onların istemiş olduğu sözleri söylemekte bir beis yoktur.” bni Cerir)

Takiyyenin şartları ikrahın şartlarıyla aynıdır.

Kâfire takiyye yapıyoruz diye; Her türli şirk küfür dolu bir yaşamı, hayat tarzını benimseyenlerle bu hükümlerin hiçbir alakası yoktur.

Allah’ım hidayet ettikten sonra bizleri saptırma, imanı kalplerimizde süsle, şirki ve küfre bizlere çirkin göster, bizleri nefislerimize teslim etme, doğru yolun kadru kıymetini bilmemizi sağla, günahlarımızı bağışla, bizleri şeytana ve dostlarına uydurtma. Âmin.

 

KONU: TAĞUTUN ASKERLİĞİ

Allah’a hamd eder, yalnızca O’na sığınırım yalnızca O1ndan yardım dilerim. Nefsimin şerrinden. Kötü amellerimden yalnız O’na sığınırım,

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise Tagut yolunda savaşır, Öyle ise sizler Şeytan’ın dostlarıyla savaşınız. (Bilin ki) Şeytan’ın hilesi (tuzağı) pek zayıftır.” (Nisa: 76)

İlk dokunuşta bütün insanlar yolların ayrılış noktasındadırlar… Ve bir anda hedefler çiziliveriyor. Hudutlar bütün açıklığıyla belirtiliveriyor. Ve insanlar iki gurup altında seçiliyorlar.

“İman edenler Allah yolunda, küfredenlerse Tağut yolunda dövüşürler,” İman edenler Allah yolunda dövüşürler, Allah’ın nizamını gerçekleştirmek için, Allah’ın şeriatını beşeri hayata hâkim kılmak için ve insanlar arasında adaleti tahakkuk ettirmek için, Evet Allah’ın ismiyle.., Başka bir ünvanla değil!... Allah’ın tek bir ilah olduğunu ve bu yüzden hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kâinatta ilan ederek.

Küfredenlere gelince: onlar Tağut yolunda dövüşürler… Allah’ın nizamının dışında başka nizamını gerçekleştirmek için, Allah’ın şeriatı dışında diğer sistemleri hayata hâkim kılmak için. Allah’ın ölçüsünden başka ölçüler dikmek için Tağut yolunda dövüşür onlar!

İman edenler, Allah’ın himayesine velayetine ve vesayetine sığınırlar. Küfredenler ise çeşitli bayrakları, çeşitli sistemleri, çeşitli nizamları, çeşitli değerleri ve çeşitli ölçüleriyle Şeytan’ın himayesine sığınırlar… Hepsi de Şeytan’ın dostudurlar,

Allah iman edenlere; Şeytan’ın dostlarıyla savaşmalarını onların ve Şeytanın hilelerinden çekinmelerini emrediyor,

“Öyle ise Şeytanın dostlarıyla döğüşün şüphesiz ki şeytanın hilekârlığı zayıftır…”

Böylece Müslümanlar sert bir arazide bellerini kuvvetli bir dağa dayıyorlar. Allah yolunda savaşa katılmanın vicdan rahatlığı içinde kendileri için bir pay ayırmaksızın savaşa hazır duruyorlar. Bu savaşta ne kendi şahısları, ne mensup oldukları milletleri, ne ırkları ne de yakınları için bir şeref payı yoktur. Her şey Allah içindir. Her şey Allah uğruna O’nun sistemi içn, O’nun nizamı için, karşılarında bulunan Ehl-i batıl ise: batılı hakka galip getirmek için çalışıyor. Onlar: beşerin çıkardığı cahiliyet sistemlerini -insanların kendiliklerinden çıkardıkları her sistem cahiliyet sistemidir- Allah’ın koyduğu hak sisteminden üstün çıkarmak için dövüşüyorlar. Onlar insanların bulduğu cahiliyet yollarını ki; -Allah’ın yolu varken beşerin bulduğu her yol cahiliyet yoludur- Allah’ın yolundan üstün kılmak için çarpışıyorlar. Onlar beşerin zulmünü ki Allah’ın hükmü varken beşerin kendiliğinden verdiği her hüküm bir nevi zulümdür. Adalet-i ilahiyenin üzerine çıkarmak istiyorlar. Böyle bir savaşa katılıyor işte Müslüman biliyor ki; sahibi Allah’tır. Düşmanlarının sahibi ise şeytan’dır. O halde düşman zayıftır.

Biz bu Ayet-i Kerime’de İslam’ın bu mefkûreyi kalplere yerleştirmek için ne kadar çaba sarfettiğini gözlerimizle görüyoruz. Öyle mesele kendiliğinden kolayca halledilmez. Mücerred laf yığınlarıyla gerçekleşmez bu dava… Nefsin cimriliğini tedavi etmek. İnsanın hayata karşı olan bağlılığını gidermek için bitmeyen bir sa’yu gayret işidir bu… Bu bahiste o tedavi çareleri ve bitip tükenmeyen pek çok cehd mevcuttur. (Seyyid Kutup - Fi Zilalil Kur’an)

Allah katında iki tür savaşçı vardır. Birincisi Allah yolunda, yeryüzünde O’nun dinini ikame etmek için savaşan mü’minlerdir. Ve her mü’min bu görevle yükümlüdür. İkinci gurup ise tağuti bir nizam kurmak için savaşan kâfirlerdir. Ve hiçbir mü’min bu kötü işte onlarla beraber olamaz. (Mevdudi - Tefhimu’l Kur’an)

Bu sebeplerledir ki: mü’minler savaştıkları zaman, savaştan daha kötü bir şey olan fitneyi ve zulmü ortadan kaldırmak buna karşılık hakkı ve adaleti yerleştirip hâkim kılmak için savaşırlar, Kâfirler ise, Tağut yolunda savaşıp batıl inançlarını yaymaya çalışırlar. Eğer mü’minler savaşmayacak olsalar, Tağut galip gelir, aklı ve ahlakı ifsad eden batıl inançlar yeryüzünü kaplar, zulüm bütün insanları kasıp kavururdu. Bu itibarla ey mü’minler Şeytan’ın dostları olan kâfirlerle savaşın, savaşın ki; Tevhidin yerini şirk, hayrın yerini şer, rahmet ve adaletin yerini kasvet ve zulmet almasın, zaten Şeytan’ın hilesi zayıftır. Zira o, kendi dostlarına batılı, zulmü ve şerri süslü gösterip hayrın bunlarda olduğunu telkin eder. İşte onun hilesi budur, hâlbuki Allah’u Teala’nın sünnetinin gereği olarak hak ile batıl, iyi ile kötü, karşı karşıya geldiği zaman, hak batıla iyi kötüye daima galebe çalar ve zıddını yok eder. İşte bu sebepledir ki; Şeytan’ın hilesi daima yol olmaya mahkûmdur, Mü’minin kâfire galebesi de işte böyledir. (Talat Koçyiğit - Kur’an-ı Kerim Tefsiri)

Sonra Allah’u Teala “iman edenler Allah yolunda savaşırlar, Küfredenler ise Tağut yolunda harbeder” buyuruyor ki; İman edenler Allah’a itaat ve onu rızasını kazanma yolunda harbederler, kâfirler ise Şeytan’a itaat yolunda savaşırlar. Sonra Allah’u Teala “O halde Şeytan’ın dostlarıyla savaşın: şüphesiz ki Şeytan’ın hilesi zayıftır.” Sözü ile mü’minleri düşmanlarıyla savaşa teşvik etmektedir. bn-i Kesir)

Bil ki, Allah’u Teala cihadın farz olduğunu beyan edince nazarı dikkate alınacak olan şeyin cihadın şekli değil, bilakis niyet ve maksad olduğunu, bildirmiştir. Şimdi Mü’minler Allah’ın dinini kuvvetlendirmek ve onun kelimesini yüceltmek maksadıyla savaşırlar. Kâfirler ise; Tağutun yolunda savaşırlar. İşte bu ayet yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetmeyen herkesin; “Tağut’un yolunda” olduğuna adeta dalalet eder gibidir. Çünkü Allah bu taksimatı zikredince ki bu taksimata göre savaş ya Allah yahud da Tağutun yolunda olur. Allah’dan başka her şeyin “Tağut olması gerekir. Cenab-ı Allah sonra: Allah yolunda savaşan kimselere Şeytan’ın dostlarıyla savaşmalarını emretmiş Şeytan’ın hilekârlığının çok zayıf olduğunu açıklamıştır. (Razi Tefsiri)

 

Fetihten önce Mekke’de bulunup hicret etme imkânını bulamamış olan Müslümanlar, sürekli bir azap ve devamlı bir yorgunluk içindeydiler. Zorba kâfirlerin sıkıştırmalarından çok şey çekmişlerdir. Bilal’in, Suhayb’ın ve Ammar’ın (RA.) başına gelenleri çabuk unutmayın. Bunlar, çektikleri elemin şiddetinden dolayı şöyle diyorlardı. “Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi kurtar. Katından bize bir sahip gönder. İşlerimizi idare edecek, ırzımızı koruyacak bir dost yolla. Bize yardım edecek bir yardımcı gönder. Çünkü yardımcılarımız azaldı. Bizi savunanlar yok denecek seviyeye indi. Ey Kerem sahibi güçlü ve hâkim olan Allahım(cc). Senin kapından başka bütün kapılar kapandı. Siyaseti Kur’an-ı Kerim tarafindan belirlenen savaş; zulüm, tecavüz toprak genişletme ve günümüzde gördüğümüz gibi halkları sömürme savaşı değildir. Bu savaş, Allah yolunda ve İlahi Kelimetullah uğruna. Hak ve insaf uğruna, halklara ve milletlere adalet götürme amacıyla yapılan bir savaştır. Bu nedenle İslami Hareket, milletleri coşkun bir sel gibi önüne katmıştır. Herkes onun cazibesine kapılmıştır. Müslümanların bu halleri, dinden uzaklaştıkları zamana kadar devam etmiştir.

Evet, yüce ideallerden uzaklaştıkları, dini duyguları zayıfladığı, herkesin tamahkârlık ettiği zamana kadar bu parlak dönemleri devam etti. Sonra da her karşılaştıkları kimse onları mağlup etti.

   Bu nedenle Kur’ an-ı Kerim, İslam’da savaşın amacını şu sözlerle sınırlandırmaktadır: inananlar Allah yolunda savaşır. Küfredenlerse zulüm ve zorbalık olan fertlerin ve milletlerinhukukuna tecavüz demek olan Tağut yolunda savaşırlar. Ey Müslümanlar! Şeytan’ın dostlarıyla savaşın. Onların güçlü oluşları ve sayıca üstünlükleri sizi aldatmasın, onlann bu avantajlantemelsizdir. Hiç bir şey ifade etmez. Zira onların dostları Şeytan, sizinki ise Rahman’dır. Siz Onun dinine yardım ettiğiniz müddetçeOda size yardımcıdır. Şeytan’ın mü’minlere Kurduğu tuzak, Allah’ın kâfirlere kurduğu tuzağın yanında çok zayıf ve çok önemsizdir. Haberiniz olsun! Galip olanlar Allah’ın taraftarlandır. (Furkan Hicazı)

Mü’minler Allah’a itaat etmek üzere Allah’ın meşru kıldığı yolda savaşırlar. Kâfirlerde Şeytana itaat etmek üzere ve Şeytan’ın sapıklığa ulaştırdığı eğri yollarında savaşırlar. Müslümanların dışındaki bütün kesimlerin savaşlarının durumu böyledir. Bu buyruk; mü’minleri savaşmak konusunda teşvik etmektedir, Çünkü onların savaşları Allah yolunda olduğu sürece onların dost ve yardımcıları, velileri de AIIah’dır. Daha sonra yüce Allah düşmanlarına karşı savaşmak üzere mü’minleri şu şekilde coşturmaktadır. “O halde Şeytan’ın dostlarıyla savaşın,” Onun yardımcıları ile savaşınız. Bunlar bütün türleriyle kâfirdirler. Mürtedler de onlardan bir kısımdır. (El Esas fu Tefsir Said Irlavva)

AIlah’u Teala: ‘İman edenler Allah yolunda savaşır” diyor. Yani ona itaat etmek ona ibadet etmek için mücadele eder. Küfredenler de Tağut yolunda, Şeytana ve Tağut’a itaat etmek savaşır:’ Öyle ise Ey mü’minler; Şeytan’ın dostlarıyla yani Onların hizbi ve ordusuyla. Kâfirlerle savaşın mücadele edin. Mutlaka Şeytan’ın tuzağı zayıftır. Yani Bedir günündeki meleklerin yardım etmesiyle kâfirlerin harap olması ve hezirnete duçar olması gibi. (Tefsirul Begavi)

İman edenler Allah yolunda savaşır Allaha itaat etmek Onun ve şeriatını minhac etmek, öyle şeriatı ki kollarına belirlemiş olduğu yolu, sınırı için mücadele etmek. Küfredenlere gelince onlar da Tağut yolunda. İnat ederek Allaha hainlik yaparlar O’nun Rasülü’nüde tekzip ederek Tağut yolunda savaşırlar. Onlara bu konuda Rableri yanından hiçbir delil inmediği halde bunu böyle yaparlar. Küfredenler Tağut yolunda ona itaat etmek, onun minbacı ve yolu için mücadele ederlerler. Öyle yol ki Allah ve Rasülü’nü inkâr eden ehli küfrün evliyalarının çizmiş olduğu yoldur.

Allah’ı inkâr eden Ehli küfre karşı Allah; mü’minlerin, Allah Rasülü’nün ve O’nun ashabının azmini kuvvetlendirmiş. Allah, düşmanlarına karşı ve dinine düşman olan ehl-i şirke karşı taarruzu emretmiştir.

Ey mü’minler! Şeytan’ın dostlarıyla savaşın. Öyle ki onlar Tağut’a, yöneliyor. Allah’ ın emirleri hilafina Tağutun emirlerine itaat ediyorlar ve Allah’ı yalanlıyorlar ve o Tağut’a yardım ediyorlar.

Şeytan’ın dostlarına sevgi beslemeyin. Onların ordusuna da, onlara yardım edenlerede sevgi beslemeyin. Şeytanın hizbi bilindiği gibi zayıflık içindedir. (Cami ul Beyanı Taberi, Beydavi, Zadül Mesir Tefsir’ul Munir.)

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar” ayet-i kerimesiyle Allah (cc) iki şeyi mukayese yapıyor. İman edenler ve küfredenler, ikisinin yolları da bellidir. Küfredenlerin cephesi, safı bellidir. Her taifeden olanların niyeti ise birbirlerine karşı mücadele etme ve yok etmedir. Allah onlarla savaşarak küffara karşı mü’minleri şerefli kılmak diliyor.

Savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. Küfredenler Tağut’un yolunu pekiştirmek için uğraşırlar. Onlara velayeti vermeyiniz. Onlar Allah’ın velayetine harp ederler. Onların şirkten ve Allah’dan başkasına itaattan, başka velayetleri yoktur (El mizanü Tefsir’ul Kur’an Tabatai)

İman edenler Allah yolunda savaşır yani Şeytan’ a itaat noktasında siz de Ey Mü’minler! Şeytanla, Onun hizbi ve onun ordusuyla mücadele edin. (Tefsirul Hazin - Bağdadi)

Allah(cc) bu Ayet-i kerimesiyle mü’minleri tam bir teşvik etmekte onların şecaatlerine şecaat katmaktadır. İman edenler Allah yolunda savaşır onların velisi ve yardımcısı Allah’tır. Şeytanın yolunda savaşanlar ise mü’minlere düşmandır. Kâfirlerin velisi şeytan’dır. Allah değildir. Şeytan’ın hilesi Allah’ın tuzağı karşısında daha zayıftır. (Keşşaf, Zemahşeri)

   Bu ayet Allah (cc) yolu dışında savaşan kimselerle savaşmayı emreder. Kim Tağut”a ve onun yoluna karşı mücadele ederse Livay-ı Muhammed altında olur. Allah ise onlara yardım ve destek çıkar. (Tehzibut Tefsir ve Tecridu’l Tevil)

Sonra Allah onlarla savaşmayı zikretti, müminler Allah yolunda savaşır; yani Muhammed (sas) ve ashabı. Küfredenler ise Ebu Sufyan ve ashabı Tağut”un yolunda savaşanlar şeytan’ın yolunda ve onun dostları yolunda savaşı yani şeytan’ın ordusu mutlak Şeytan’ın tuzağı yani şeytan’ın yaptığı ve hilesi zayıfiır. (Tenvirııl mikyası mm Tefsirul, Ibni Abbas)

Ben aciz kulda derim ki:

İman edip şirkten uzaklaşan hakiki Tevhid ehli olan insan ve gruplar ilahi Kelimetullahın yükselmesi, Livayı Muhammed’in ihyası için mücadele eder. Kınayanların kınamasına aldırmadan, küfrün ve şirkin şişkinliğine ve kabarıklığına aldanmadan her türlü Şeytan ve şeytani düzenlerle mücahade eder. Allah’ın hâkimiyeti için uğraş verir. Küfredenler de Tağutların, azgınların yolunda mücadele eder. Onların nizamlarının bekası için çaba sarfederler.

Allah-u Teala bu ayeti kerimesiyle Hizbullahlar ve Hizbişşeytanlar’ı tefrik ederek her ikisinin birbirine karşı adavet ve husumet beslediklerini beyan etmektedir. Zira Hizbullahlar “Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar Hizbuşşeytanlarla yılmadan, yalpa yapmadan, sağa sola sapmadan, taviz vermeden emrolunduğu gibi, dosdoğru olaraktan mücadele eder ve onlara karşı meyletmez. “Zira bırak onların içine karışmayı, ilahi fermanımız olan Kur’an-ı Azimüşşan onlara meyletmeyi sevgi besleme’yi ve onları dost kabul etmeyi bile küfür olarak telakki eder.

Zaten Hz. Âdem (A.S.)’den, Hz. Peygamber (sas)’e kadar gelen bütün Nebi ve Rasuller tek bir şey için mücadele vermişlerdir.

Hizbullahlar’ın galip olup Hizbuşşeytanlar’ın mağlup olması. Evet, tarihteki bu iki grup hiç bir zaman bir biriyle barışık yaşamamışlardır. Birbirine karışmamışlardır. Nasıl ki su yağa karışmamışsa tarihteki Hizbullahlar da Hizbuşşeytan’a ilhak olmamışlardır. Küfredenler, (ığraz küftü, cuhud küfrü, itaat, tekzip küfrü içerisinde olanlarda) kendi sistemlerinin bekası ve daimi için mücadele vermişlerdir. Gelin hep birlikte mektebimiz olan, bizim için evla müderris olan Kur’an’ı Azümüşşan’a bakalım. Müracaat edelim, kalbimizi şirk ve küfürden arındıralım. Zira yüce Allah (cc) Kur’an’ı Kerim’inde;

“Bir şey hakkında nizaya düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onu vuzuhata kavuşturmak için Allah’a ve Rasulü’ne müracaat edin” (Nisa: 59)

İşte biz de Kur’an’a müracaat ediyoruz.

Acaba bütün Rasuller ve Nebiler zamanlarındaki şirke ve küfre karşı nasıl tavır takınmışlardır.

 

Nuh (A. S.V)

 

“Nuh’u kavmine elçi olarak gönderdik ve kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a Kulluk edin. O’ndan başka bir ilahınız daha yoktur. Cidden ben üzerinize büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum.” Kavminden cumhur cemaat “Her halde biz” dediler, “seni açık bir şaşkınlık içinde görüyoruz.” dediler.” (Araf: 59-60)

“Hem de onlara Nuh ‘un kıssasını oku! Bir vakit kavmine’ demişti ki; “Ey kavmim! er benim duruşum ve Allah’ın ayetlerini ihtar edişim size ağır geliyorsa, bilin ki ben Allah’a dayanmışım. Artık siz ve ortak koştuklarınız her ne yapacaksanız. Toplanıp bütün azminizle karar verin; sonra yapacağınız, size hiçbir gamda teşkil etmesin! Sonra hükmünüzü bana icra edin ve elinizden gelirse bana bir an göz de açtırmayın! Eğer aldırmazsanız ben de sizden bir ecir istemedim. Benim ecrim ancak Allah’adır ve ben Onun birliğine boyun eğen Müslümanlardan olmakla emrolundum.” (Yunus: 71–72)

“Dedi ki Nuh; “Ey Kavmim! Haberiniz olsun, ben size açık bir uyancıyım! Şöyle ki; Allah’a kulluk edin ve ona sığınıp ve bana itaat eyleyin, günahlarınızdan size mağrifet buyursun ve sizi bir vakte kadar tehir eylesin. Muhakkak ki; Allah’in takdir eyledigi ecel gelince tehir olunmaz eğer bilseydiniz.” Dedi ki (Nuh): “Ya Rab! Ben kavmimi gece gündüz davet ettinı. Fakat benim çağırmam onlara firardan başka bir şey artırmadı ve ben onları marifet buyurman için her davet ettiğimde’ onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve esvablarina büründüler ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh: 2-7)

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi Hz. Nuh (as) putperest olan kavmine karşı tevhidi hakikatı haykırdı ve onlardan yılmadı.

 

Hud Peygamber’in Mücadelesi

 

“Ad kavmine de kardeşleri Hud Peygamberi gönderdik: “Ey Kavmim” dedi, “Allah’a kulluk edin ondan başka bir daha yok. Hala siz onun azabından sakınmayacak mısınız?” Kavminden küfre dalmış cumhur cemaat dediler ki; “Her halde biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz ve her halde biz seni, yalancılardan biri zannediyoruz”. “Ey kavmim!” dedi; Bende bir çılgınlık yok, lakin ben âlemlerin Rabbi tarafından bir resulüm” (Araf: 65-67)

““Ya” dediler, “sen bize yalnız Allah’a ibadet edelim, atalarımızın ibadet ettiklerini bırakalım diye mi geldin? Eğer sadıklardan isen haydi bize tehdit ettiğin azabı başımıza getir.”” (Araf: 70)

 

Semud Kavmi

 

“Semud kavmine de kardeşleri Salih Peygamberi gönderdik. “Ey Kavmim!” dedi. “Allah ‘a kulluk edin O’ndan başka bir İlah’ınız daha yoktur, işte size Rabbinizden açık bir mucize geldi. Bu, Allah’ın dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu Allah’ın arzında otlasın, sakın ona bir fenalık yapmayın ki, sonra elim bir azaba uğrarsınız.” (Araf: 73)

 

Medyen Halkı

 

“Medyen kavmine de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik; “Ey Kavmim!” dedi “Allah’a kulluk edin, O’ndan başka bir ilah’ınız daha yoktur. İşte size Rabbinizden açık bir beyyine geldi,” “Kavminden büyüklenmek isteyen cumhur cemaat; “Ya Şuayb’ Katiyyen!” dediler. “Seni de, seninle beraber iman edenleri de memleketimizden çıkarırız. Veyahut da dinimize dönersiniz “Ya dediler”“İstemesekte mi? Doğrusu Allah bizi kurtarmışken sizin milletinize (dininize) dönecek olursak bir yalan söyleyerek Allaha iftira etmiş oluruz. Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir, meğerki Rabbimiz Allah dilemiş olsun, Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmış, biz Allah’a dayanmışız. Ey bizim Rabbimiz; kavmimizle bizim aramızı hak ile fetih buyurur: Sen fatihlerin en hayırlısısın.”(Araf: 87-89)

 

Hz. Musa

 

“Musa, “Ey Firavun.” dedi. “Bil ki ben âlemlerin Rabbi tarafından bir Rasülüm” (Araf: 104)

   Şunu da kati bilmek lazımdır ki Kur’an’daki bütün peygamberler tek bir şey için gönderilmişlerdir. Allah’a kulluk, tağuttan kaçınmak. Şu Ayet-i Kerime ise bize bunu teyid etmektedir.

Biz her ümmete Allah’a ibadet edin, tağuttan ictinab eyleyin diye bir Rasul gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti. Kimine de üzerine sapıklık hak oldu” (Nahl: 36)

İşte Allah’ın hakikatleri bunlardır. Allah’ın hakikatlerinin önüne set çekemezsin, onu, örtmeye çalışamazsın zira güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi hak da batılla sıvanamaz. Allah hakkı devamlı yüce rehberimizde ayakta tutmuştur. Vakta gönüllerde bir siklet, kulaklarda bir mühür ve gözlerde bir perde varsa insanlar sağır ve dilsizlerse Allah’ın ayetlerinden hala bir şeyler anlamıyorlarsa bizim yapacak bir şeyimiz yoktur. Bakınız Kuran-ı Kerim ayetlerini iyi anlamak için gelin bir takım kavramların anlamlarına bir göz atahım. Mesela bütün Peygamberlerin ortak bir misyonu var. Nedir bu? Allah’a ibadet edin, Allah’tan başka ilahlara yalvarıp itaat etmeyin. O zaman biz de ilah, ibadet, tağut kavramları üzerinde kısa da olsa duralım:

 

a) İlah: Kuhluk etmek, düşkün olmak, tutkun olmak, yönelmek, sığınmak, ısınmak, alışmak, itaat etmek, kanun koymak, korkarak sığınmak, yardıma çağırmak, helal ve haram hududu çizmek, yaratmak, hükümran olmak manalarına gelir.

b)İbadet: itaat etmek, tevazu göstermek, boyun eğmek, kulluk etmek, saygı duymak, emirlerine sarılıp nehiylerinden kaçınmak... gibi manalara gelir.

c)Tağut: İsyan eden. haği olan. Kak’dan başka hüküm vaaz eden. Ölçü tanımaz, haddini aşan, Allah’ın hukukuna tecavüz eden kanun koyup insanları yönlendirmeye çalışan. Kısacası insanların üzerinde ilahlık iddiasında bulunan her şey

Bu kavramlar bu anlamlarda Kuran’ı Azimüşan’da sıkça kullanılır.

Şimdi gelelim bu Ayet-i Kerimeler ışığı altında Tağuttan nasıl kaçınıp onları reddedeceğiz: Bu konuda da hayat rehberimize müracaat edeceğiz. “Biz bütün kavimlere Allah’a ibadet edin. Tağuttan ictinab edin diye bildirmeleri için Rasuller gönderdik”

Allah’a ibadet, nasıl O’na yaklaşmak, O’nu sevmek, her amellerimizi Onun rızası için yapıp O’nun istediği emirlerle ona itaat ederek gerçekleşiyorsa Tağut’tan ictinab etmek: ona buğz etmek, onu sevmemek, ona hizmet etmemek ve ona itaat etmemekle gerçekleşir. Nasıl ki bizler dilimizle Allah’a ibadet ettiğimizi söyler, fakat icraatımızla bunu yalanlarsak ibadetimiz makbul olmazsa, dilimizle.

Tağut’u red, jnkar ettiğimizi söyleyip de fiiliyatımızda ona itaat edersek, bu inkâr gerçekleşmemiş olur.

Yüce Allah, buyuruyor ki;

“Hak batıldan ayırt edilmiştir. Kim Tagut’u inkâr eder, Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışır.” (Bakara: 256)

Burada Allah’a iman tağutu inkâr söz konusudur. İman; kabul etmek, tasdik etmek, uygulamak. İtaat etmek demekse inkâr da; red etmek, kabul etmemek, itaat etmemek manasına gelir.

Nahl suresinin 36. ayet-i Kerimesinde de “ictinab” kelimesi geçmektedir bu kelimenin manası ise:

İctinab: Uzaklaşmak, itmek, ayrılmak manalarına gelir. Yani ayetteki Tağut’tan ictinap etmek demek: onu sevmemek. Ona buğz etmek, ondan ayrılmak ve onu tanımamak manalarına gelir.

Bakınız ki; Mümtehine suresindeki 4. ayette de yüce Rabbimiz; Hz. İbrahim (as)’ in müşrik olan kavmine vermiş olduğu şu cevap bizim için mikyasdır:

“Sizin için İbrahim’de ve onunla birlikte olanlarda güzel timsaller vardır. Ve onlar kavimlerine demişlerdi ki; “Biz sizden uzağız, (beraat ettik) Allah’dan başka itaat ettiklerinizden de ve sizi inkâr ettik. Bir olan Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda kin ve düşmanlık söz konusudur.” (Mümtehine: 4)

Hz. İbrahim (A.S) putçu kavmine karşı tevhidi bir tavır takınarak onlardan uzaklaşmıştır. Dikkat edilirse bu ayette “beraat” sözcüğü geçmektedir. Bunun anlamı ise:

Beraat: Uzak olmak, ayrılmak, safları tefrik etmek, kaçınmak, tanımamak manalarına gelir.

Hz. Yusuf (A.S), Rabbinin imtihan sürecinden geçen sabırla, sebatla Rabbine yönelen bir Peygamberdir. O da şirke, küfre ve Allah’dan başka ilahlara karşı çıktı ve mücadelesine “Ahireti inkâr eden ve Allah’a İman etmeyen kavmimin dinini terkettim” (Yusuf: 37) ayeti kerimesiyle başladı ve kavminin dininden uzaklaştı. Ayeti Kerimede “teraka” fiili geçmektedir. Bunun lugattaki anlamı ise; bırakmak, terk etmek, boşalmak, ihmal etmek, vazgeçmek. Uzaklaşmak manalarına gelir. Hz. Yusuf (as) akidesi ve ameliyle müşrik, putperest olan kavminden uzaklaştığını haykırarak mücadelesine başlamıştır. Ama ne yazıktır ki şirke ve küfre kendisini adapte etmiş, tağuttan uzaklaşmayı bir hezimet kabul etmiş bir takım insanlar kendi şirk ve küfürlerini Hz. Yusuf’a (as) dayandırmaya çalışıyorlar: Nasıl mı? O kutlu ve ulu Peygamber hayatın o kadar ceremesinden geçti ki; kardeşleri kendisine tuzak kurdu ve Hz. Yusuf’u (as) kuyuya attılar. O sabır nişanesi olan Peygamber Allah’a tevekkül edip imanından ödün vermedi. Tekrar Allah’ın eğitiminden geçen Yusuf Peygamber Züleyha’nm kendisinden murad alma istemine ve eğer murad alıp kendi isteğini yerine getirmezse Hz. Yusuf (A.S)’u zindana attıracağım söylemesi hasebiyle imanlı olan Hz. Yusuf. Züleyha’ya karşı “Ya Rabbi! Siccin, bunun beni davet ettiği şeyden daha hayırlıdır” (Yusuf: 33) dedi ve taviz vermedi ve Allah da buna mükâfat olaraktan Hz. Yusuf’u (as) haznedar yapıp kendisine güç ve otorite verdi.

“Yusuf dedi ki; Beni Arzın hazinelerine memur kıl” çünkü ben bunları iyi bir koruyucuyum (yönetim işlerini de bilenim). İşte böylece biz yeryüzünde Yusufa güç ve imkân verdik. Öyle ki (Mısır’da) dilediğini yapıyordu. Biz kime dilersek rahmetimizi nasip ederiz ve iyilik yapanların eerini kayba uğratmayız.” (Yusuf: 55–56)

Bu ayette zikredilenler; tüm ülkenin tamamıyla onun kontrolüne girdiğini göstermek içindir. Yani ülke ona aitti. Herhangi bir bölgesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilirdi ve avucunun içinde olmayan hiç bir bölge mevcut değildi. İlk müfessirler de bu ayeti şöyle manalandırıyorlar: ‘Biz Yusuf’u Mısır’daki her şeyin sahibi yaptık. Dünyanın bu bölgesinde dilediğini dilediği yerde yapabilirdi. Zira bu ülkede bütün yetki kendisine verilmişti. Hatta kralı bile devirebilecek bir güce sahipti.” Taberi en âlim müfessirlerden addedilen Mücahid’den de bir nakilde bulunarak Mısır Kralı’nın Hz. Yusuf (as) aracılığıyla Müslüman olduğunu da ekliyor. (Mevdudi-Tefhimu’I-Kur’an.)

Yusu’fun (as) “Mısır’ın hazinelerini benim salahiyetime verin” şeklindeki teklifinde bulunduğu zaman hedefi Hukukullahı ihya etmek, hükmü Allah’a yemek, adaleti deruhde etmek. Tüm Rasuller gibi görevini icra etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmek, saltanat tutkunluğunda olmak, dünyevi arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böylece bir talepte bulundu; çünkü bu işi icra edebilecek bir başkasının bulunmadığını gayet iyi biliyordu. (Zemahşeri-Keşşaf)

Gayri Müslim hükümetlerin yönetimi altına giren kimi müslümanlar, bu yönetime hizmet etmek istemişler fakat İslamın talimatı ve Müslüman atalarının sergilediği örnekler önlerine ve utanmışlardı. Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek suretiyle bu ayetin hakiki anlamından sarfı nazar ettiler ve Peygamberin gayri İslami kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri Müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düştüğü şeklinde saptırırlar.

Oysa Peygamberin kendi kıssası bize öyle bir hisse vermektedir; tek bir Müslümanın bile yalnız başına İslamı saffetiyle imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslami bir inkılâp oluşturabileceğini, gerçek bir mü’minin ahlaki seciyesini gerektiği gibi kullanarak bütün bir ülkeyi ordusuz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir. (Yusuf-Mevdudi)

Yusuf: Beni haznedar üzerine yönetici kıl, yani Mısır ülkesine beni yönetici kıl. Muhukkak ki ben bu yöneticiliğin takdirini iyi yaparım. Böylece biz onu mısıra yerleştirdik. O istediği dilediği her şeyi Mısır’da yapıyordu. (Tenvirul mikyas, min Tefsiri Ibni Abbas)

Yusuf dedi; Beni hazine üzerine yönetici kıl, senin bütün hazinelerine (yemek mal), Mısır toprakları yani Mısır arazilerinin mahsulleri Mısır’ a giren ve çıkanı, kontrol etmem için beni malik kıl. Çünkü ben bu işleri iyi bilir ve korurum. Onun maslahatlannı yazı yazma ve hesap etme işlerini iyi bilirim, O orada dilediğini yapardı. Suddi, Abdurrahman: “Orada dilediği gibi tasarruff yapardı. Mısır Kralı Reyhan İbn-i Velid, Hz. Yusuf’u (as) Mısırda satın alan ve kendisinden kam olmak isteyen kadının kocasının yerine Mısır ülkesinde vezirlik makamına getirdi; hükümranlığı Yusuf’un (as) ellerine teslim etti”

Ayetten maksadın bu anlam olduğunu Mücahidde söylemiştir. Yusuf (as) Melikten amir olmayı istedi o da ona teveccüh eyledi. O kıcını ve tahtını Yusuf’a (as) teslim etti. (a) Tefsirul Begavi, b) Tefsirul Kurtubi, c) Tefsirül Hazin)

Ben aciz kul derim ki; Hz. Yusuf (A.S.) küfrün kanunlarını kabul eden bir memur değil bilakis Allah’ ın hükümleriyle hükmeden bir amir konumundaydı. Zaten ayetlere bakılacak olursa kendisine melik diyerek hitap ediliyordu. Hz. Yusuf (A.S.) zaten “Hüküm Allah’ındır. Sadece kendisine ibadet edilmesini istiyor işte dosdoğru din budur velâkin insanların birçoğu bilmiyor.” (Yusuf: 40) Bu ayeti söylemiş, hükmün Allah’a ait olacağını beyan etmişti. Kısacası bütün tefsirlere de bakılabilir ki; Hz. Yusuf (as); kâfire itaat eden değil, kâfiri itaatine alan bir peygamberdi. İnsanlar boşuna yorulup kendi şirk ve küfürlerine Yusuf (as) dan mesned aramasınlar. Tağut’u inkâr yerine onu kabul etmek için Kur’an’a başvurmasınlar. Çünkü Allah’ın indirdiği Kur’an’da kesinlikle öyle bir şey bulamazlar. Onlar, kendi arzularına itaat ettiklerinin bile farkında değillerdir. Çünkü Arapça’da “aziz” dahi “melik” manasında kullanıldığından Yusuf’u (as) Kur’an ayetleri hep “melik” diyerek hitap etmiştir.

Rivayet olunuyor ki; Melik, Hz. Yusuf’a (as) bir taç giydirmiş, devlet mührünü çıkarıp parmağına geçirmiş, kılıç kuşatmış ve onun için inci ve yakut işlemeli altından yapılmış bir taht yaptırmış. Hz Yusuf (as) da bu taht ile mülkünü sağlamlaştırmıştır. O, ülkenin neresinde olursa arasında makam tutuyordu. Ülkenin her yerinde sözü geçiyor, dediği yapılıyordu. Öyle bir emniyet ve asayiş sağlamıştı, öyle bir sevgi ve itibar kazanmıştı, öyle bir nüfuz ve iktidara ulaşmıştı ki; bütün ülkeyi tasarrufu altına almıştı. Şehirleri, kasabaları, köyleri ve mezralarıyla bütün Mısır ülkesi sanki onun evinin bahçesi haline gelmişti. Dilediği yerde ikamet ediyor ve hiçbir niza olmadan işleri yürütüyordu. İstediği hazırlığı yaptırıyordu. (Elmalı Hamdi Yazır)

“Ashab-ı Kehf (oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki; Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına ilah deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz. Şu bizim kavmimiz Allah dan başka ilah edindiler, onların ilah olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” (Kehf: 14-15)

Bu ayetlerde müşriklere karşı ayaklanma ile Tevhid’i ilan vardır. Ashab-ı Kehf’in ayaklanmasının meydana gelme şekli hakkında değişik rivayetler vardır. Muhammed bin İshak’ın nakline göre şöyle zikredilmiştir: İncil ehlinin işi altüst oldu, içlerinde suçlar büyüdü, krallar azgınlık etti; bu krallar putlara tapıyor, putlar için kurbanlar kesiyorlardı. Bu konuda pek ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dakyanus idi. Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyen Hristiyanları öldürüyordu. Nihayet Ashab-ı Kehfin şehrine indi. Dekyanus iner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emretti. İman edenler şuraya buraya kaçıp gizlenmişlerdi. Dekyanus’un şehrin kâfirlerinden tayin ettiği zabıtaları, iman edenleri takip ediyor. Gizlendikleri yerlerden çıkarıp Dekyanus’a getiriyorlardı. O da putlara kurban kesilen mezbahalara sevk edip putperestlikle öldürülme arasında seçim yapmalarını öneriyordu. Alçak dünya hayatına rağbet edip bu ölümden korkanlar. Onun dediğini yapıyorlar, ebedi hayatı tercih edenleri de öldürüp, parçalayıp şehrin suruna ve kapılarına asıyorlardı. Bunu gören o bir kaç genç (Rum soylularından, bir görüşe göre kralın ileri gelenlerinden hür gençlerdi.) çok etkilendiler bu fitnenin def edilmesi için Allah-u Tealaya gözyaşları ile boyun eğerek namaz kılıp dua ediyorlardı.

Zorba kralın yardımcıları bu gençleri ihbar ettiler. Kral bundan dolayı onları hücrelerinde bastırıp huzuruna getirtti ve bazı şeyleri söyledikten sonra bunlara “ya putlara ibadet veya ölüm” arasında seçim yapmalarını teklif etti. O vakit o yiğitler de dediler ki; “Bizim bir ilahımız vardır ki, Ululuk ve yüceliği gökleri ve yeri doldurmuştur. Biz O’ndan başka birine ilah demeyiz asla putlara tapmayız. Senin teklifini kabul etme ihtimalimiz sonsuza dek yoktur. Hükmün ne ise yap.” (Elmalı Hamdi Yazır)

Şahitlik edene ve edilene and olsun ki, kahroldu o hendeğin sahipleri, o çıralı ateşin, hani o ateşin başına oturmuşlar, mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Mü‘minlere kızmalarının sebebi de yalnız Aziz ve Hamid olan Allah ‘a iman etmeleri idi.” (Buruç: 4-8)

Mü‘minlerden bir topluluk, kavimlerine karşı veyahut kendilerine hâkim olan kâfir bir krala muhalefet etmişler. O da bunları içi ateşle dolu hendeğe attırmıştır. Dininden döneni bıraktılar, imanda ısrar edeni yaktılar. Ashab-ı Uhdud mü’minleri yakanlardır. (Alusi - Ruhul Meani)

Alemşumul hayat rehberimiz olan Kur”an-ı Azimuşşan’da Tevhid ehli olan muvahhidlere küfre ve şirke nasıl karşı duracaklan noktasında bir mikyas vermektedir. Ne yazıktır ki Kuranı Azim mü’minleri şirk ve Tağutan bu denli kati bir şekilde kaçındırmasına rağmen, insanlan demogojilerle, felsefi yapıtlarla, belagatlarıyla, akıl dinine tabi olaraktan Tağut’a bağlamaya çalışmaktadırlar. Vahye karşı kuruntular, hakka karşı ihtiraslar, doğrulara karşı şahsi kanaatler, imana karşı küfür tercih edilirse elbette nefis de Şeytan’ın yardımıyla delil ve huccet olmadan nefsanî ölçüler koyduracaktır. Mesnetsiz, delilsiz her türlü görüş reddedilir. Mesnedi ve delili olan her görüş alınır. Yeter ki mesnet Kur’an ve Sünnet olsun.

Bütün bu Kur’an’i kıssalar muhteviyatı içerisinde mevcut olan modern tağutlardan görev alma, bizzat onların siyasi çarklarını döndürme pozisyonundaki müesseselerde bulunma, şirkin ve küfrün ömrünü uzatma azmi içerisinde olma, bilhassa onların kuvvet timsali olan ordusu içerisinde bulunma bil’ittifakla küfür ve şirktir. Kur’an’ı muttaki bir uslupla okuyan, onu okurken kovulmuş Şeytan’ın düşüncelerinden arınıp ona yaklaşan bütün insanlar bunu rahatlıkla anlayabilir. Ama basireti körelmiş, hala dünya hayatı beklentisi içersinde olup rahatlık derdinde olanlar, inandıkları gibi yaşamayıp yaşadıkları gibi inanan insanlar malesef Tevhidi, şirk boyutunda algılayıp imanlarına şirk bulaştırmışlar, Allah’ın şu emri fermanına muhatap olmuşlardır.

“Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan inanmazlar.” (Yusuf: 106)

“Allah’ı, onun şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar.” (Enam: 91)

Evet, iman ettiklerini zanneden bir takım zavallılar, cahiliyet toplumuna taviz verip onun yaşayışına ayak uydurmak suretiyle politika yapacaklarını ve içlerine girerek İslam davetine bir şeyler kazandıracaklarını zannederler.

Bunlar ne İslam akidesinin karakterini tanıyabilmişler ne de kalplerin kapısı nasıl çalınacağını öğrenmişlerdir... Sapık fikirlerin sahipleri, adıyla, şanıyla, bütün prensip ve gayeleriyle açık açık ortaya çıkarken, İslam davetinin sahipleri kendi ünvanları, kendilerini cahiliyetten tamamen ayıran özel prensipleri ve dosdoğru yolları ile niçin ortaya çıkmasınlar. (Fizilalil Kur’an)

   Bütün bunlara rağmen günümüz toplumunda cündüşşeytanın içerisinde görev alınarak askerliği yapılabilir mi? Şirk düzeninin bekası ve teminatı olan askeriyenin içerisine bir Müslüman girebilir. Her anında Elfaz-ı Küfür ve Efa’li Küfür yapabilir mi? acaba İslam buna ruhsat vermiş midir? Kâfirlerin kanunlarının hemen akabinde cezalandırma mevcuttur, Yani kâfir yasama yaptı ise hemen o yasamanın akabinde yargı müessesesini de kurmuş, kendi çıkardığı yasalara uymayanları cezalandırmıştır. Gelin bütün bunlara Kur’an’dan cevaplar arayalım;

“Gönderilen Peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti, mutlaka kendilerine yardım edilecektir ve galip gelecek olanlar bizim ordumuzdur.”(Saffat: 171-173)

Bu ayet-i kerimedeki ”cund” kelimesi ordu, askeriye manasındadır. “Cunduna” demekle Allah (cc) kendi ordusundan bahsederek bizim ordumuz demektedir. Yani Allah taraftarları Allah’ın sistemi için çalışan, ilahi kelimetullah için mücadele veren her kimsenin ismidir bu isim.

“Nihayet onu Firavun ailesi aldı ki; Kendilerine bir düşman ve başlarına derd olsun. Gerçekten Firavun, Haman ve askerleri yanılıyorlardı.” (Kasas:

Onlar ve azgınlar tepe taklak ortaya atıldılar, iblisin bütün askerleri de. (Şuara: 94-95)

Bu ayet-i kerimelerde de Allah Teala hazretleri Cund-u Firavun ve Cund-u iblisden bahsetmektedir. Bütün Peygamberler zamanlarındaki cund-u iblisle mücadele etmişler. Onlara karşı net tavır almışlardır. Bu mesele imanı alakadar eden bir mesele olduğundan bütün Rasuller Cundu iblis’ e karşı aynı tavrı almışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bulunan insanlar da şunu iyi bilsinler ki:

   Kemalizm dini ve onun sistemini ayakta tutan belirli unsurlar vardır. Bu unsurlar anayasada görevleri dâhilinde hareket ederler.

Nedir Anayasadaki görevleri?

“Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrat bir devlet anlayışı içerisinde laiklik ilkesini kendine şiar edinerek Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda hareket etmek. Bunları yıkmaya çalışanların karşısına dikilmektir” Yani tamamen Hakkın ve Kur’an’ın karşısına dikilmek ve Allah’ın hâkimiyetine son vermek için faaliyetlerini sürdürnıek. Kısacası Firavun’ a karşı Haman, Karun ve Belam olmak. Şirk düzeninin bekasını sağlamak. Bütün bunlar Anayasa’daki niteliği gereğince siyasi bir kadrodur. Diyanet dahi bu siyasi kadronun içindedir. Nasıl mı? Diyanet’in Anayasa’daki belirtilen görevine bakın;

Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. (T. C. Anayasası 136. madde)

Bu Anayasa’da belirtilen “Özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirin maddesi” (TCK)’da açıklandığı üzere Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda hareket etme ve sisteme tehlike oluşturan bütün unsurların karşısına dikilme.

Evet, ferasetli bir Müslüman 80 yıldır bu şirk düzenin nasıl işlediğinin bilincindedir. Görev karşılığında iman satın alma Türkiye Cumhuriyeti’nin hain bir politikasıdır. Şu da önemlidir ki, bu düzen hile ve entrika ile ayaktadır. Kandırma ve avutma ile daimdir. Mesela Diyanet teşkilatını deruhte etmelerindeki asıl neden, din adına insanları sisteme bağlamaktır. İnsanları avutma ve kandırmaktır. Buradan görev alındığı takdirde hem onların ekmeklerine yağ sürülmüş olacak, hem de bu halimizle insanların küfre yapışmalarına vesile olacağız ki, bu da en şedit küfürdür.

Bakınız Mustafa Sabri Efendi ne diyor;

“Laiklik ilkesini kabul eden bir siyasi parti mürtetleşir. Siyasi idarede görev alanların tek tek nıürtet hükmünde oluşları gibi. Bu hükümete itaat eden kitlelerde irtidada düşmüş olur.(Mevkifel ilm yel âlemin, Cilt: 4)

Kurulduğu günden beri dini Mübin’i Ahmediye’nin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kur’an‘ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halifey-i İslami’yi sürdükleri için gayri resmi olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerine farz olduğunu, Cumhuriyet’in başında bulunanların ve Cumhuriyet’e tabi olanların mal ve canlarının şeriati Garrayi Ahmediyye’ye göre helal olduğu (vs). Bu fetva birçok ulema ve şeyh Said tarafından karara alınmıştır. (Üstad Şeyh Said Fetvaları)

“Ey insanlar dinimizi ve namusumuzu bu mülhidlerin elinden kurtaralım. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır.(Üstad Şeyh Said)

Hala sizler ne diye inat edip de insanlan tağuta kulluğa davet ediyorsunuz. Size düşen insanları tuta hizmet etmekten sakındırmak değil midir? Birde aziz önderimiz Hz. Muhammed’e (sas) müracat edelim.

“İleride başınıza mahiyetine şerli kişileri alan amirler geçecekler. Bunlar namazlan geç vakitte kılacaklar, sizden bu devirde yaşayanlar katiyen zulmeden yönetici, polis, vergi memuru ve veznedarı olmasın(İbni Hibban -Tergip ve Terhip)

Bu hadis ışığı altında diyoruz ki hiç bir söz Rasullullah’ın sözü önüne geçemez çünkü Allah’u Teala;*

“Ey iman edenler Allah ve Rasulu’nun önüne geçmeyiniz.”(Hucurat: 1) buyurmaktadır. Bunun ötesinde başka ne denilebilir ki.

Rasülullalı efendimiz;

‘Kim sahralarda, kenar beldelerde oturursa zorluğa düşer, kim kendini ava verirse gaflete düşer, kim de devlet yöneticisinin kapısına giderse fitneye düşer.” (Tirmizi)

Rasûlullah (sas) Efendimiz;

“Rabbini kızdıracak hususlarda kim zalim sultana itaat ederse Allahın dininden çıkmış olur.” (Beybaki)

Rasûlullah efendimiz;

“Âlimler dünyaya dalmadıkları ve sultana uymadıkları müddetçe peygamberlerin güvenilir varisleridir.” (Kenzul Ummal)

“Rasûlullah (sas) bizim yanımıza çıktı ve biz beş ile dördün toplamı olarak dokuz kişiydik. İki sayıdan biri Arap’tan diğeri Acem’den idi:

Rasulü Ekrem buyurdu ki;

“Dinleyin benden sonra bir takım idarecilerin olacağını işittiniz mi? Kim onların yanına girer, onların yalanlarını doğrular ve haksızlıkları noktasında onlara yardım ederse benden değildir, ben de ondan değilim ve havz başında bana varamayacaktır. Kim onların yanına girmez, haksızlıkları hususunda onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğrulamazsa o. bendendir. Ben de ondanım.” Ve o Havz başında bana varacaktır.” (Tirmizi - Fiten)

Bu hadisin şerhini gelin Tuhfe sahibinden dinleyelim:

“Kim zalim sultanların yanına girer, onları âlim olan kişiler fetvaları ile destekler, âlim olmayanlar da göç ve kuvvetleriyle zulümlerine ortak olurlarsa, o, benden değildir. Ben de onlardan değilim. Yani onlarla benim aramda herhangi bir anlaşma yoktur. Ve zimmetini de bozmuştur. O, benimle kıyamet gününde kevser havuzunda olmayacaktır.”

Kab bin Acuze Rasûlullah ‘tan şöyle nakletti: “Beyinsiz amirlerden, Allah ‘a sığınırım”. Denildi ki “beyinsiz amirler kimdir?” Allah Rasulu de;

“Benden sonra yoluma dâhil olmayan, sünnetimle sünnetlenmeyen, benim yolumdan ayrılanlardır. Kim onları doğrular ve yanında yer alırsa o, benden değildir.” (Tuhfetül Ahvazi Şerhi Camiut Tirmizi - Cilt: “6)

Bu konuda âlimlerin tavırlarına bir göz atalım;

Süfyani Seyri; Vallahi kızgın çöllerde susuz ve gölgesiz kalsam, çölün sıcaklığından kavrulsam zalim Sultan da çöle çadır kursa, gidip de o çadırın gölgesinde gölgelenmem.

Rabbani; Görev alan âlimler hakkında. Bu kötü âlimlerin İslam’ın izzetini ayaklar altına almak demek olan bu çirkin hallerine karşılık gerçek Müslüman âlimler makam ve reislik sevdasından vazgeçmişler, böyle bir sevgiyi arkalarına atmışlardır. Bunların Şeriat’ın yayılmasından dini işlerin desteklenmesinden başka bir talep ve maksatları yoktur. (Mektubatı Rabbani)

Abdulkadir Geylani; Âlimlerin saraylara gitmelerinden hoşlanmıyordu. Hele melik ve idarecilerle sohbet edip onların zülüm dolu hükümlerini onaylayan, şer’i hakikatleri onların isteklerine uygun bir biçimde tevil eden “Resmi âlimleri” şiddetle tenkid ediyordu. Çünkü hükümdarlar bu tip âlimler sebebiyle isyana heveslerine uymaya ve İslama aykırı zulüm dolu hükümlerini yürütmeye cesaret ettiler.

Geylani; bu âlimlerin tutumlarının çirkinliğini bir konuşmasında söyle belirlemiştir:

“Siz nerede ahiret âlimleri nerede! Ey ilimde ve amelde hainler! Ey Allah’ın ve Rasülünün düşmanları! Ey Allah’ın kullarını kesen kasaplar! Siz apaçık bir zulüm ve münafıklık içerisindesiniz.

   Ey âlim taslakları ve zahid geçinenler! Dünyalık kapmak peşinde Valilere, Sultanlar’a daha ne kadar iki yüzlülükle boyun eğeceksiniz? Dünyanın geçici ve aşağılık istekleri için onlara daha ne kadar dalkavukluk edeceksiniz? Şu zamanda yaşayan hükümdarlar ve sizler zulüm çarkını çalıştırmaktasınız.” (Fethul Rabbani s. 243)

İmam-ı Azam;

Cafer Mansur Ebu Hanife’yi çağırarak, mührünü’de önüne koyarak şöyle dedi:

“Üzerine mührünü basmadıkça hiçbir hüküm infaz edilmeyecek ve müsadeniz olmadan devlet hazinesinden bir kuruş bile çekilmeyecektir.”

Ebu Hanife bunu reddetti. Bunun üzerine Sultan, Ebu Hanife’yi hapsettirdi ve kırbaçlattırdı. Kendisine bir teklif geldi ve “Kendine acı, verilen vazifeyi kabul et.” dendi.

Ebu Hanife bu teklife şu mukabelede bulundu;

“Eğer Sultan benden Vasıt Caminin kapısından giren insanları saymak gibi basit bir iş istemiş olsa bile yine kabul etmeyeceğim” ve devamla şöyle dedi: “Bu dünya da kırbaç yemek, benim için ahirette ceza görmekten daha ehvendir. Sultan isterse beni öldürebilir fakat Allah’a yemin ederim ki, teklif ettiği vazifeleri asla kabul etmeyeceğim,” mamı Azam - Ebu Zehra)

Şimdi de Allah’ ın inayeti ile küfrün askeri olma meselesine dönelim. Deliller bize şunu gösteriyor ki Cund-u Firavun’da görev alınmaz ve askeriyesine de gidilmez, gidildiği takdirde küfre düşülür.

Bazı insanlar da vardır ki; salt İslam akidesini anlayamamış, askerliği zorunlu olarak kabul edip, zorlama hadisesi gereğince yapılabileceğini ve yapan insanların Müslüman kalabileceği yaftasını savunmaktadır. Bunun tek nedeni vardır ki: nefislerin rahata alışması, dünya hayatının tercih edilmesi, meşakkatli ve çileli bir hayata talip olunmaması, dünyayı imar, nefsi tatmin etmek için böyle bir sapıklığa düşülmesidir.

Bu dava kolay değildir. Elbette zorlanacaksın. Kâfirlerin hayatı seni imrendirir, onların bayağı hayatına talip olursan, mutlaka böyle şirk içinde düşünmek zorunda kalacaksın. Hem yüce rehberimizde Allah (cc) ne buyuruyor?

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar, “Allah ‘ın yardımı ne zaman” diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”(Bakara: 214)

Her insan nefsine göre bir İslam aradığından ötürüdür ki, İslam benim çıkarım ve menfaatime dokunmasın. İslam, beni zor bir hayata mahkûm etmesin. Ben öyle bir İslam’ a inanmalıyım ki bana her yolu meşru kılsın, beni meşakkatlere itmesin. Ben söylem olarak İslam diyeyim ama lütfen İslam benim rahatımı bozmasın. Evet, insanlar maalesef bu Yahudi mantığına sahip olmuşlar ve iddia ediyorlar ki; “Efendim bizler Tağut’un hükmü altında yaşıyoruz, mecburen askerliğine gitmek zorundayız askere gitmezsek hapis var. Bu noktadan ikrah olduğundan ötürü, bunu yapan insanları tekfir etmemeliyiz gibi bahanelerle Allah korusun! Küfürlüğü kati delillerle sabit olan bir durumu nerdeyse imanileştirecekler.

Soruyorum sizlere! Hakkı anlatmayanlara niye be’lam diyorsunuz? O da sizin mantığınızla ikrah altında değil mi? O hakikatleri anlatmış olsa ona hapis cezası yok mu? Elbette vardır. O zaman herkes nefsine göre bir çıkış bulur. Yine soruyorum İslami hareketi yürüten insanlara küfre karşı cemaat olanlara hapis, tehdit cezası yok mu? O zaman onlar da ikrah altında. Onlar da otursun oturduğu yerde. Nasıl olsa sizin mantığınızda ucuz bir Cennet var, ne gerek var mücadeleye, mücahadeye?

Yok. Yok. Siz, Sizinle alakası olmayan, şimdilik nefsinizin zorlanmadığı menfaatinize dokunmayan, sizi hiç ilgilendirmeyen oy verme gibi olayları küfür kabul ediyorsunuz. En önemli olan her dakika ve saatinde El’fazı Küfür ve Ef’ali Küfür yapılan askeriyeye girmeyi iman atfediyorsunuz. Heyhat: belki oy verme durumu ilerde de hayatınızı menfi noktadan etkilese, belki ona da iman diyeceksiniz, çünkü şu anda bu filin sizlerin hayatını etkileyecek bir durumu yok. Çünkü her beş senede bir yapılır.

Bakınız, şunu iyi anlayınız, El’fazı Küfür ve Ef’ali Küfürden nasıl kurtulunur? Selef itikadı’na müracad edelim: El’fazi ve Ef’ali Küfürden kurtulmak için o sözden uzak olup o fiulden de ırakIaşmak lazımr. Bir kimse şart olaraktan El’fazi Küfür ve Ef’ali Küfür yaptırılaraktan bir mevkiye getirilse, o mevkiye gelmenin şartı bu küfür sözleri ve kötü fıilleri söylemek ve yapmaksa ve o kimse bunları yapmış, daha sonradan o mevkiye gelmişse onun tövbesi o makamdan ayrılmadığı müddetçe sahih olmaz.” (Şerhi usulü EbU Sünnet yel Cemaat İtikadi Amidi Beyrut)”

Gelin hep birlikte ikrah kavramını araştıralım:

“İnandıktan sonra, Allah ‘ı inkâr eden; kalbi imanla yatışmış olduğu halde inkâra zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan kimselere Allah’dan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”(NahI: 106)

Tefsiri: Her kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse yani küfür kelimesini ağzına alır, küfür olan sözü söylerse, ancak kalbi imanla karar bulduğu halde inkâra zorlanan müstesna, yani canını veya organlarından bir organı yok etmekten korkulur. Bir emir ile zorlanmak suretiyle değil, fakat küfre bağrını açanlar, küfür hoşuna giden, yani zorlama olmadığı halde kendi isteğiyle küfrü gerektiren kelimeyi söyleyen veya zorlama olduğu zaman kalbini bozup ta küfre hemen inanan kimseler, bunlar üzerine Allah’tan bir gazap, yani özü tarif olunmaz büyük bir gazap vardır. Çünkü cinayetleri en büyük cinayettir.

Rivayet edildiğine göre, Kureyş, Ammar’ı (ra) ve babası Yasir’i (ra) ve annesi Sümeyye’yi mürted olmaya zorladılar. Onlar mürted olmayı kabul etmediler. Bunun üzerine Sümeyye’yi (ra) birer ayağından iki devenin arasına bağladılar ve “sen erkekler için müslüman oldun” diyerek bir mızrak ile önünden deştiler ve öldürdüler. Arkasından Yasir’i (ra) de öldürdüler, annesini, babasını bu durumda gören Ammar (ra) ise zorlananı hemen diliyle söyledi. Bunun üzerine “Ey Allah’ın Elçisi! Ammar dinden çıkmış’ dediler. Rasûlullah (sas) Buyurdu ki: “Hayır Ammar baştan ayağa iman dolmuş, iman onun etine, kanına karışmıştır.” Derken Ammar ağlayarak Rasullullah’a geldi. Rasûlullah da gözlerini silmeye başladı ve buyurdu ki: “Neyin var tekrar ederlerse sen de dediğini tekrar et.”(Alusi)

Bir de Museylemetül Kezzab iki kişiyi tutmuştu; Birisine “Muhammed (sas) hakkında ne dersin?” dedi; “O, Allah’ın Elçisidir” dedi, “Benim hakkımda ne dersin?” dedi, O: “Sen de” dedi. Bunun üzerine bu adamı hemen serbest bıraktı. Öbürüne; “Muhammed (sas) hakkında ne dersin?” dedi, “Allah’ın Elçisidir” dedi, “Benim hakkımda ne dersin: ‘dedi. O, dilsizim,” diye cevap verdi. Bunun üzerine onu öldürdü. Rasulallah haber alınca şöyle buyurdu: Birincisi Allah’ın Ruhsatını tuttu, ikincisi Hakk’ı açığa vurdu’. Demek ki öyle zorlama halinde (ikrah-ı mülci) yalnız dil ile küfür kelimesi söylemek caizdir.

Fakat bu bir ruhsattır. Ve ayetten anlaşılacağı üzere kalbi iman ile dopdolu olmak şartıyla bir ruhsattır. Fakat hakkı açıklamak ve dini yüceltmek için ölümü göze alıp da (küfrü ikrardan sakınmak azimettir). Bu hususta azimet ile amel etmek daha faziletlidir. (Ed Dürrül Mansur - Suyuti)

Birçok âlimler ikrahi mülci dâhilinde yalnızca El’fazi Küfr’ün söylenebileceği Ef’ali Küfr’ün zaman kaydıyla alakalı olduğu için anlık değil de bir süreye münhasır olduğu için Efali Küfr’ün yapılamayacağını söylemişlerdir. Zaten şu noktada icma vardır ki; mukrih (zorlayan) mükrehe (zorlanana); “Yarın şu işi yapmazsan seni öldürürüm ve yahut da ömrü billâh bu işi yapmazsan seni katlederim:’ dese bu bir süreye münhasır olduğu için ikrah olamaz. Çünkü ikrah anlıktır, tehdit ikrah olamaz. Nasıl mı? “İleride sana şunu yaparım, şimdi söylemezsen seni yarın öldürürüm” dese o da o anda küfür sözü söylese, bu da ikrah olmaz. İkrah, mükrihin anında yapacağı bir fıil olacak ve tehdit ettiği mahalden ayrılmadan mükrehe dediğini yaptıracak uzun süreli bir tehdit ikrah olamaz.

Ölüm tehdidi veya herhangi bir uzvun koparılması tehlikesi ile baş başa kalan (İkrahı Mülci) mükellef; kalbi iman ile mutmain olduğu halde küfür kelimesini söylese mürted olmaz. Çünkü bu hale şer’an ruhsat verilmiştir. (Bedai’us Senai -Imaını Kesani)

İkrahı Gayri Mülci (Eksik olan ikrah) söz konusu olursa. Küfür kelimesi söylemeye ruhsat yoktur. Bağlanma hapis veya herhangi bir uzvun telef olmasına yol açmayan dövme, eksik olan ikrah cümlesindendir. Bu durumlarda Kelime-i Küfrü söyleyen kimse ihtiyar ortadan kaikmadığı için. Küfre düşer. mam-ı Serahsi - El mebsut)

İnsanların kafasının karışmasının tek nedeni ikrah bablarında imamların amel-i ikrahı açıklaması ve aynı zamanda İslami bir toplumun içerisinde meseleleri mütaala etmesi söz konusudur. El’fazi ve Efali küfür bablarına bakılırsa mesele gayet rahat anlaşılacaktır.

Takiyye; Kalbi imanla dopdolu ve huzurlu olduğu halde dil ile kendisinde istenileni söylemektir.

Takiyye sadece dil iledir yoksa amel (istenileni yapmak) ile değildir. (Taberi Tefsiri)

Takiyye; dilde olan takiyye öylesine görünmedir. Yoksa içten ve kalpten istenilen şeye bağlılık ve dostluk vermek demek değildir. Aynı zamanda takiyye: amel ve iş bakımından da onlara dostluk beslemek ve yetki vermek demek değildir. Aynı şekilde, herhangi bir şekilde çalışarak ve hizmet vererek mü’minin kâfire yardımcı olması da takiyye değildir. Bunlann hiçbirisinin takiyye ile ilgisi yoktur. Böyle bir aldatmayla hâşâ Allah’a karşı aldatmaya girmek caiz değildir. (Fi-Zilalil Kur’an)

Kim iman ettikten sonra kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, küfre ve inkâra zorlanırsa, o da sadece diliyle küfür sözünü söylerse, ancak kesin imanında bir yapılanmaya girmezse, onun bu tür gayreti kendisi için doğru ve sahihtir, Ancak bunun bir şartı gönlünü küfre açmayacaktır. Fakat bir de gönlünü küfre açarsa, onu tercih ederse iman yerine küfrü seçerse, buna isteyerek boyun eğerse bu takdirde Allah’ ın gazabı üzerlerine olacak ve kendileri için büyük bir azap vardır.

Bunun sebebi, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri, dünya hayatını ahiret hayatından üstün görmeleri yüzündendir. Sırf dünyalık içın mürtetliğin kendilerine takdim ettiği şeyi ön plana aldılar, bunu tercih ettiler. (Taberi Tefsiri)

İkrah ile ilgili şartlar dörttür.

1)İkrahta bulunan kimse, tehditte bulunduğu şeyi yapabilecek ve dediğini yerine getirebilecek güçte olmalıdır. Kendisine emir verilen yani ikrah altında bulunan kimse kaçma yoluyla da olsa, bunu önleyebilmekten aciz olması, kaçış imkânının bile olmaması.

2)Galip zannına göre ikrahda bulunan kimsenin dediğini yapmaması halinde adam dediğini yapacak, yapacağını yapacak. İşte bu konuda galip zannı varsa cevaz vardır.

3)Tehdidde bulunan kimsenin, dediğini o anda yapacağının bilinmesi; adam: “Sen bunu yapmazsan, seni yarın döveceğim” derse, bu ikrah olamaz.

4)İkrah altında bulunan kimseden, kendi arzusu ve ihtiyarına bırakılmış manasında buna delalet eden bir şeyin olmaması. (Fethul Bari)

Küfür kelimesini söylemeye sebeb olan ikrahın caiz olabilmesi için kişinin karşı koyamayacağı ve güç yetiremeyeceği bir azapla azaplandırılması gereklidir. Mesela öldürülmekle tehdit edilerek korkutulması gibi... Şiddetli darp gibi, ağır işkenceler gibi, meşale ve benzeri şeylerle yakarak cezalandırmak gibi. (Tefsirül Hazin Bagdadi)

 

İkrahın Nevileri:

İkrahı Mülci; Burada kişinin rızası ve seçeneği yani ihtiyarı yoktur. İrade ve kasdının dışındadır her şey. Bu da çok ağır işkencelerin altına sokulmasıyla ve benzeri şeylerle olur.

 

Tehdit yoluyla ikrah; Burada rıza yoktur. Ancak ihtiyarı tamamen alınmış olmuyor. Mesela insan bu gibi durumlarda iki durumun en hafifin, iki zararın en azını seçer. (İslama Göre Dost ve Düşman – Muhammed b. Said el-Kahtani)

İbni Teymiyye diyor ki;

Ben tüm mezhepleri ve görüşleri gözden geçirdim. Gördüm ki; ikrah altında tutulan, yani hakkında zor kullanılan kimsenin durumu farklı durumlarda değişiklik gösterir. Mesela küfür kelimesiyle ilgili muteber olan bir ikrah, hibe (bağış) ve benzeri şeyler hakkındaki ikrah gibi değildir. Kaldı ki İmam Ahmed b. Hanbel buna ilişkin birçok yerlerde gereken delili göstermiştir. Küfürle ilgili ikrah ancak işkence yapılmakla, azab ile, darp ve benzeri şeylerle olabilir. Sözle yapılan ikrah, ikrah sayılmaz. (İbni Teymiyye)

Bir kimse kâfir olması yahud Hz. Muhammed’e (sas) sövmesi için ölümle yahud bir azasının kesilmesiyle tehdit edilip zorlansa, Kalbi iman ile mutmain olduğu halde lisanı ile küfrü yahud Hz.Muhammed (s.a.v)’e sövmeyi açıklamasına, şer’an izin verilmiştir. Ama bir kimse, kâfir olması için dövülmek yahud hapsedilmek ile tehdit edilip zorlansa kalbi iman ile dolu ve sabit olduğu halde, lisanı ile küfür kelimesini, söylemesine şer’an izin yoktur: (Multeka - Mehsut)

Ölüm veya sakatlığa sebep olacak işkence dışında katlanabilecek işkence ve hapse maruz kalan Müslümanın takiyye yapması caiz değildir. glamul Muvakkin - ibn-i Kayyum el-Cevzi)

İkrah; lugatta bir kimseyi istemediği bir sözü söylemeye veya bir işi yapmaya zorlamaktır. İslami ıstılahda ise bir kimseyi tehdit ederek icbarla razı olmadığı bir sözü söylemeye veyahut razı olmadığı bir amele zorlamaktır.

Bir kimse El’fazi Küfür ve Ef’ali Küfür noktasında kendi rıza ve ihtiyarıyla icbar olmadan küfür söz söyler ve yaparsa şer’an kâfir olur. Eğer mükrih (zorlayan), mükreh (zorlanan) kimsenin başında bekler, küfür söz ve davranışa zorlarsa; mükrih, mükrehi öldürmeye veyahut da bir uzvunu parçalamaya azmettiyse, mükrehin kalbine de bu işi yapması noktasında mükrih hakkında zannı galip hissediyorsa bu noktada mükreh, mükrihin dediğini yapabilir. Bu noktada ruhsat vardır. Bu ikrah anlıktır. Bağlama, hapis, töhmet gibi Nakıs ikrah içerisinde bulunan mükrehin El’fazı Küfür ve Ef’ali Küfür söylemesi ve yapması küfürdür. Fetva bunun üzerinedir. (Ahkamul Kur’an Cassas)

Tam ikrah (İkrahı mülci) altında bulunan mükreh (zorlanan) kendisi için ölüm söz konusu ve bir uvzunu kaybetmesi korkusu galipse, İslam ona ruhsat vermiştir. Zorlanan şeyi yapmakta muhtar (hür) dilerse yapar, bu ruhsattır. Dilerse yapmaz bu da azimettir. Dövme, hapis, tahkir etme Nakıs ikrah cinsindendir. İkrah-ı Mülci konumunda olamaz. Bunlarla mükreh zorlansa Ef’ali Küfrü ve El’fazı Küfrü yapamaz. (Tantavi - Feteva)

İmam Şafii’nin (ra) bağlama ve hapis ikrahtır sözüne aldanıp Tağut’u kabullenmeye çalışan bir takım zavallılar kendi şirk ve küftirlerini delillendirmek için imamlara iftira atmaktadırlar. Şafii, usulde ikrahi ikiye ayırmaz. Yani ikrahı, mülci ve gayri mülci olarak taksim etmez, Şafiiler ameli ikrah ve itikadi ikrah olarak ikrahı ikiye taksim ederler. Kendisi de çokça ameli ikrahın üzerinde durur.er hapis, bağlama, tam ikrah cinsinden olursa; Tağut her kanunun arkasında cezalandırma söz konusudur. O zaman küfür diyarında herkes Tağut’u kabul eder. Herkes rahat bir yaşantı yaşar. Bakınız eğer böyle düşünülecek olursa İmam Şafii’nin (ra) şu meşhur fetvasına ters olmaz mı?

   “Bir İslam beldesi kesinlikle dar’ı harbe dönüşmez, dar’ı İslamdaki Müslümanların kâfirlerle müstevlilerle savaşması, tek bir müslüman kalsa dahi bu yolda kanını heder etmesi üzerine farzdır. (Mezahiri Erbea)

Dikkat edilirse İmam Şafii küfre karşı çok net ve kesin cevap vermiştir. Baskı (ikrah) iki türlüdür.

1)Tam veya ZorlayıMülci İkrah;

Canın ölüm tehlikesine maruz kalması vucut organlarından birinin telef olma tehlikesine maruz kalması bütün bunlar zorlayıcı baskı hukmündedir. Bu tür baskı ihtiyarı ortadan kaldırır.

2) Zorlayıcı Olmayan Baskı;

Malın kısmen telef olması şeklinde bir tehdit, hapis, bir organı sakat bırakmayacak şekilde dayak gibi... Bu tür baskılar ihtiyari bozmaz.

İkrahi mülci karşısında küfür sözü söyleyen kişinin kâfir olmadığı, zorlayıcı baskı dışındaki baskılar karşısında küfür sözü söyleyen kişinin ise, bu sözü söylerken kalbinin imanla dolu olduğunu iddia etse bile kâfir olduğuna dört mezhebin imamları ittifak etmişlerdir. (Serahsi - Mebsut, Şafii El-Umm 6/152, İbn Kudame-el Muğni 8/152)

er, hapis, bağlama, ikrahi mülci olarak düşünülürse herkes kendine bir çıkış noktası bulacak. Bel’amlar bel’am olmaktan çıkacak. Tebliğ etmeyen, mücadele yapmayan insanlar hapis var deyip kendilerini mazur sayacaklar ve bu şekilde hareket edip küfre sine açacaklar. Bakınız Allah şu Ayeti Kerimesinde ne güzel buyuruyor;

“İnsanlardan kimisi var ki; “ Allah’a inandık derler fakat kendisine Allah uğrunda eziyet edilince insanların işkencesini, Allah’ın azabı gibi sayar. Ama Rabbinden sana bir yardım gelse, “and olsun biz beraberdik” derler. Sanki Allah; âlemlerin gögüslerinde bulunanları daha iyi bilmez gibi.” (Ankebut: 10)

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, şirki ve küfrü kabul etmenin adı ruhsat olmuş. Allah Rasülü ve ashabının başına gelenleri bilmiyoruz mu? Bu kadar Ayet ve hadisten sonra, itikat, bir kaville, delilsiz ve mesnedsiz bir görüşle değiştirilmez. Hem imamlarımız delillere sarılmamız noktasında bizleri uyarmıyormu? Bakınız İmamlarımız ne diyor?

İmam- ı Azam.

1. Hadis sahih olduğu zaman benim görüşüm odur.

2. Nereden aldığımızı bilmedikçe hiç kimseye bizim görüşümüz ile amel etmek helal olmaz.

3. Dayandıgım delili bilmeden benim görüşüm ile fetva vermek haramdır. Biz birer insanız bugün bir söz söyler yarın ise ondan vazgeçeriz.

4. Ey Yusuf benden duyduğun her şeyi yazma çünkü ben bugün bir görüşü benimseyip yarın onu terk edebilirim.

5. Allah’ın Kitabına ve Rasulünün Sünnetine ters düşen bir söz söylediğim zaman benim görüşümü terk edin. (Salatun Nebi Elbani)

Malik

1. Ben bir beşerim. Doğruyu da bulurum hatada ederim. Sizler benim görüşlerime bakın. Allah’ın klitabı, Rasulünün sünnetine uyanı alın, uymayanı bırakın.

2. Hz.Peygamber dışında bazı insanların sözleri alınırda terk edilir de.

Şafii

1. Hz. Peygamberin bir Sünneti kendisine gizli kalmamış ve ulaşmamış hiç kimse yoktur. Ben bazen bir söz söylemiş bir prensip tesbit etmişimdir de onda da benim görüşüm hilafına Hz.Peygamberden nakledilen bir hadis bulunmuştur, bu durumlarda benim görüşüm, Hz. Peygamberin sözüdür.

2. Bir kimse için. Hz.Peygamberden nakledilen bir sünnetin açıkça belirlenmesi halinde, onu bir başkasının sözünden ötürü terk etmenin helal olmadığı hususunda Müslümanlar ittifak halindedir.

3. Benim kitabımda Hz. Peygamberin sünnetine aykırı bir şey bulursanız. Hz. Peygamberin sözünü alınız, benim sözümü terk ediniz, sünnete uyunuz. Başka birinin sözüne itibar etmeyiniz.

4. Hadis sağlam olduğu zaman benim görüşüm odur.

5. Hakkında görüş serdettiğim herhangi bir meselede hadis âlimleri tarafından benim görüş-lerime aykırı bir hadis rivayet edilirse, ben sağlığımda da ölümümden sonra da görüşümden cayarım.

Ahmed bin Hanbel

1. Beni taklit etme, Malik’iyi, Şafii’yi, Evzai’yi ve Sevri’yi taklid etmesen de onların aldığı kaynaktan bilgi al.

2. Evzai’nin, Maliki’nin, Ebu Hanife’nin sözlerinin hepsi şahsi bir görüşten ibaret olup bence hepsi eşittir. Delil ancak hadislerdir. (Salatun Nebi Elbani)

İmamların bu görüşlerini nakletmekteki gayemiz mezhepsizlik akımı değildir. Sadece herkez takip ettiği mezhebin neye dayandığını, nereden istidlal ettiğini bilmek zorundadır. Biz ne mezhep taassupçusuyuz ne de mezhepsizliğe karşı bir meyyalliğimiz vardır. Biz sadece insanların delillere yönelmesini istiyoruz.

İslam fıkhında bağnaz bir yapıda telakki edilmemesi imamların fetvalarının zaman zaman ve insanların durumlarına göre verilmiş olduğunu da akıldan çıkarmamak lazım. Bakınız Seyyid Kutup bu konuda ne diyor?

“İslam Fıkhı boşlukta meydana gelmiş değildir. Onu, boşlukta yaşamak ve boşlukta anlamak da mümkün değil... İslam Fıkhı, İslam cemiyetinde tekevvün eder. Daima hareket halinde olan ve İslamı yaşamaya çalışan bu cemiyet bir takım zaruri ihtiyaçlarla karşı karşıya kalır. Bu ihtiyaçları İslama uygun şekilde karşılamaya çalışırken İslam fıkhı kendiliğinden tekabul eder. İslam cemiyetini İslam fikhı meydana getirmez. Bilakis! İslami yaşamaya çalışan ve İslama uygun şekilde karşılamak isteyen İslami cemiyeti, İslam hukukunun meydana gelmesine vesile olur.

İslam fıkhının boşlukta tekevvün etmeyişi ve onun İslam cemiyetini değil İslam cemiyetinin onu meydana getirişi hareketlilik ve seyyahiyet karakterini anlamak ve onu tam kavrayabilmek için bu tarihi gerçeği iyi bilmemiz gerekir.

Bugün İslam hukukuyla ilgili hüküm ve prensipleri hazır olarak alıp kullananlar bu iki gerçekten habersizdirler. Hüküm çıkardıkları ayet ve hadislerin iniş ve hükümlerin neşet sebebleri üzerinde durup, bu hükümlerin nasıl tekevvün ettiğini hangi münasebetler ve hangi şartlar içinde doğduğunu araştırmıyorlar. Bu hükümlerin cevap verdiği günün ihtiyaçları ve şartları üzerinde durmuyorlar.

Hâlbuki bu hükümler, o şartların ve ihtiyaçların meydana getirdiği hükümlerdir. Onların içinde vücud bulmuş, onların içinde yaşamış onlarin ihtiyaçlannı karşılamıştır. Bunları dikkate almadan bu hükümlerin tatbikini isteyenler. Onun boşlukta yaşayabileceğini zannediyorlar. Bunlar Fukaha değildirler. Bunların ne bir İslam hukukuyla ne de bu şartlara uygun bir bünyeye sahip İslam dininin temel yapısıyla alakaları vardır. Bir hareket halindeki hayatın doğurduğu “Fıkıh’ vardır. Her ikisi de ayet ve hadislere istinat etmekle beraber temel yapıları itibariyle ayrı ayrı şeylerdir.

Hareket halindeki hayatın meydana getirdiği kıh, ayetlerin inmesine ve hükümlerin doğmasına vesile olan hayat şartlarını esas alır. kıh hayat şartlarıyla nass ve hükümlerin birleşerek meydana getirdikleri bir terkiptir. Bu terkibin maddeleri birbirinden ayrıldığı takdirde yapı ve özelliğini kaybetmiş olur. Bunun içindir ki; hareket halindeki hayatın şartları içinden doğmuş olmayan ve müstakil olarak boşlukta yaşayan bir tek kıh hükmü tasavvur olunamaz.  O boşlukta vücut bulmuş değildir. Bu sebeptendir ki; boşlukta yaşanamaz. (Fi-zilalil Kuran)

İlletini ve sebebini anlamadan bir Fıkıh hükmü ile deliline bakmadan itikadını değiştirenlere veyl olsun. Delilsiz hareket eden, her esen rüzgâra göre şekil alan zavallı insanlara Allah hidayet versin, şahsi kininden ve husumetinden dolayı itikadını değiştirenlerinde şerrinden Allah bizi muaf tutsun.

İleride olacak olan bir olay için ikrah altında olduklarını söyleyip, küfrtl kabul eden kaçma, hicret imkânı gibi imkanları kullanmayan insanlara Allah’ın şu ayetini hatırlatıyorum;

“Ey inanmış kullarım; Benim yarattığım yeryüzü geniştir. Yalnız bana kulluk ediniz.” (Ankebut: 56)

“Nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman melekler, “ne yapıyordunuz?” dediklerinde: “Bizler yeryüzünde zayıf kimselerdik” derler. Melekler de; “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya” derler. İşte onların barınacakları yer cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir.” (Nisa: 97)

Mekke’den hicret etmeyip iskân eden insanlar nedir savaşı’na Müşrikler tarafından zorla getirildiler. Onların hicret etme imkânı olduğu halde kalmışlardı. Müslümanlar tarafından katledilen bu insanlar, Allah tarafindan kâfirler olarak vasıflandırıldılar. (Makrizi)

Bütün bunlara rağmeıı sen hiç bir tedbir almayacaksın, normal yaşantına devam edeceksin evinde oturup tağut’u bekleyeceksin. O evine gelecek seni yakalayacak ondan sonra askerliğin hepsini yapıp geleceksin. Buna ikrah diyeceksin bu, olsa olsa nefsi avutma, Allah’la alay etmedir.

Anla! Düşün, birçok ayet ve hadisleri tefekkür et. Buna fetva veren insanlar da zaten alışmışlar veyahut ta okudukları bağaaz, bid’at dolu kitapların etkisinde kalmışlar. Onların okudukları kitaplarda şunlar yok muydu sanki?

Namaz kılmadan, oruç tutmadan ölen bir kimsenin altını üstünü hesap edip, bunu da paraya endeksleyip tutarı neyse zavallı bir fakire aldın mı? Kabul ettin mi? deyip yüz bin liraysa bunu, on kere tekrar edip bir milyon vermiş gibi olması ve buna da iskat deyip, sanki Allah’ı kandırırmışcasına hareket edilmesi bu kitaplarda mevcud değil miydi?

Zekât konusunda zalim sultandan görev alınması noktasında saray yanlısı mollaların tesiri altında kalınarak yazılan kıh kitaplarının bazılarında tahrifat yok muydu sanki?

Hadislerle nehy edilen hulye bu kitaplarda caizliği noktasında bablar yok muydu sanki! Daha neler neler...

Bütün bunlara karşı çıkıyorsun, İslam’ı batıl tasavvuf ehli ve bid’atçıların ellerinden kurtarmaya çalışıyorsun. Adın Vahhabi oluyor. Vahhabi damgası yiyorsun. Ben, sünneti ihya, bid’atları iptal etme noktasında hareket eden imamları Vahhabi ilan edenleri açık bir sapıklıkta görüyorum.

Tarık bin Şihap (ra), Peygamberimiz’in (sas) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “İki adamdan birisi, bir sinek yüzünden Cennet”e, diğeri ise Cehennem’e girdi. Ashap; “Ey Allah’ın Rasülü bu nasıl vaki oldu?” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas) şöyle buyurdu. “iki adam beraber bir şehre vardılar. Bu şehir halkının bir putu vardı ve oradan geçenlerin mutlaka o puta kurban takdim etmesi gerekiyordu. O iki adamın birine, “putumuza bir kurban et dediler.” O da puta takdim edecek hiç bir şeyim yok ki’ dedi. O şehir halkı da “Hiç değilse putumuza bir sinek takdim et” dediler. O da bir sinek takdim etti. Şehir halkı onu serbest bıraktı. Allah (cc) ise o kişiyi yaptığı bu amelinden dolayı Cehennem’e soktu. Diğerine “Sende takdim et” dediler. O da “Ben Allah’dan başkasına sinek dahi olsa bir şey takdim etmem.” dedi. Bunun üzerine o adamın boynunu vurdular ve o da bu amelinden dolayı Cennet’e girdi. (Ahmed Bin Hanbel - Müsnet)

 

KÂFİRLERİ TEKFİR ETMEMEK KÜFÜRDÜR.

Suçluların yolu belli olsun diye ayetlerimizi uzun uzun açıklarız. (Enam 55)

Küfrün, şerrin, suçluluğun açığa çıkarılması; imanın, hayrın, salahın açıkca belirmesi için zaruridir ve suçlulann yolunun aydınlatılması bu Rabbani nizamın ayetlerde takip ettiği hedeflerden birisidir. Zira suçluların tutumu ile ilgili olarak mü’minlerin bir yanlışlığa veya şüpheye düşmesi mü’minlerin kendi yollarında ve tuıtımlarında şüphe ve yanlışlık emarelerinin sezilmesine vesile olur.

Zira mü’minlerin yolu ile suçluların yolu birbirine karşı duran iki sayfa gibidir. Bunun yanı sırada birbirinden tamamen aynlan iki yol!

Şüphesiz ki, renklerin ve çizgilerin iyici birbirinden aynlması şarttır. İşte bu gerçekten hareket ederek diyoruz ki; her İslamı hareket evvel emirde mü’minlerin yolunu ve mücrimlerin yolunu ayırarak harekete başlamalıdır. Önce mü’minlerin yolu belirtilmeli, sonra da mücrimlerin yolu. (Fi Zilalil Kur’an)

Kim kâfire kâfir demezse o kâfirdir.” (Kenz)

Kim müşrikleri tekfir etmezse ve onların küfründe şüpheye düşerse ve kâfirlerin yolunu sahih görürse o icmaen kâfirdir. (Kitabut Tevhid – Tahavi, Tantavi - Fetava)

Küfrü kati delillerle sabit olmuş olan üzerinde ihtilaf bulunmayan meselelerde kâfiri tekfir etmemek küfürdür. (El Fevaid - İbni Kayyum)

Kat’i naslarla sabit olmuş olan bir meselede bir kimseye kâfir hükmü veriliyorsa bu hükmü kabul etmemek küfürdür. (Mezahip)

Allah’ın kâfir ve müşrik dediği bir kimseyi veyahud da Kur’an ve Sünnete şirk olarak belirlenen bir meseleyi işleyeni kâfir ve müşrik kabul etmemek Allah’ı yalanlamak ve Allah’ın vermiş olduğu bir hükmü tekzip etmektir. Bu ise küfürdür. (Itikadi Ehli silnne)           

Küfür küfürdür; İslam’da İslam’r.

Küfre küfür, İslam’a İslam demek, Allaha imanın alametidir. Açıktan iman esaslarını red ve inkâr edenlere kâfir demekten kaçınmak, kâfirleri küfiirleriyle birlikte sevip saygı duymak demektir.

Kâfirleri tekfir etmemek, küfür ile damgalamamak şehadet davasını bozar. Yani imanı bozan durumlardandır. Şehadet kelimesini reddedenleri kâfir saymamak şahadet ile çelişen bir durumdur. İslam davasında bu konuda genel kaide şudur: Kâfiri tekfir etmeyen, kâfir saymayan şüphesiz kendisi kâfir olur. Her kimde kâfirin küfründe şüphe ederse şüphesiz oda kâfirdir. Kâfirin kâfirliğine şüphe ile bakmanın ve onun inanç sistemini doğru görmenin ya da bu inanç sistemini küfre götürücü saymanın küfre yol açması da bu tutumun Allah’ı ve Peygamberimizi yalanlama anlamına gelmesinden ötürüdür. (Said Havva - İslam)

“İnandıktan sonra Allah’ı inkâr eden, Kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan, kimselere Allah’dan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azab vardır.” (NahI: 106)

Doğrusu ilk Müslümanlar Mekke’de öyle eziyetler ve işkencelerle yüz yüze geldiler ki, içinden şehit olmaya niyet edenlerden başkalarının bu eziyet ve işkencelere tahammülü mümkün değildi. Evet, ahiret hayatını dünya hayatına tercih edip, dünya da azap ve işkencelere maruz kalmayı dinlerini değiştirmeye tercih edenlerden başkası tahammül edemezdi.

Ayet-i Kerime imana geldikten sonra küfre dönmenin son derece büyük bir suç olduğunu beyan ediyor. Zira imana gelip de tekrar küfre dönenler dünya hayatım ahiret hayatına tercih etmektedirler. Bunun için Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunun için acıklı azap onlaradır. Bunun için hidayetten mahrum bırakılmaktadır onlar. Bunun için kalpleri mühürlenmekte gözleri görmez, kulakları işitmez olmaktadır ve hükm-i ilahi onları ahiret de hüsrana uğramaları gerektirmektedir. Zira akidenin bir kazanç vasıtası olmaması bir kâr veya kayıp aleti olmaması gerekir ve bir kalbe iman girdiği an artık o kalpte yeryüzünün değerinden hiçbir değer onun yerine geçmemektedir. Yeryüzünün hesabı ayrı, Akidenin hesabı ayrıdır ve ikisinin de birbirine girintisi çıkıntısı yoktur. Hem, akide bir oyuncak değildir. Hemen alınıp verilecek kadar gülünç bir alış veriş meta’ı değildir. Bütün bunlardan yüce ve değerlidir. Bunun için işte, dinden dönenlerin cezası bu kadar ağır olmaktadır. Suçun büyüklüğü buradan gelmektedir.

Bu ezici hükmün dışında sadece kalbi iman dolu olduğu halde küfre dönmeye zorlananlar kalmaktadır. Ölümden kurtulmak için diliyle küfrünü izhar etmiş olanlar bu ağır hükmün istisnasını teşkil etmektedirler.

Bütün bunların sebebi akide meselesinin son derece önemli bir mesele olup oyuncak vasıtası olmayacağını, Onu korumanın son derece pahalı değer ifade ettiğini, ama Allah katında ve mümin nezdinde hepsinden önem taşıdığını belirtmektedir. Akide insanoğluna tevdi edilmiş bir emanettir. O emaneti ancak hayatını ona verenler koruyabilir. Hayatı göze alan ve hayatla birlikte her şeyi göze alanlar koruyabilir. (Fizilalil Kur’an)

Bu ayet imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan mü’minlerle ilgilidir. Onlar, eğer haynilarına kaışılık küfrü kabul etmeye zorlanırlarsa kalpleri iman bakımından sağlam olmak şartıyla onların küfur sözlerini kabul etmelerinde bir beis olmadığı, böyle yaptıklarında affedilecekleri söylenmektedir. Diğer taraftan, eğer küfrü gönülden kabul ederlerse, hayatlarını kurtarsalar bile Allah’ın azabından kurtulamayacaklardır. Fakat bu kişinin hayatını kurtarmak için küfrü söz ile kabul etmesi gerektiği anlamına gelmez. Bu sadece bir ruhsattır. Mü’min için ideal bir durum değildir. Bu ruhsata göreer kişi o sözleri (küfrü kabul ettiğini) söylerse, bundan hesaba çekilmeyecektir. Gerçekte bir mümin için ideal olan vücudu parça, parça doğransa şey söylememektir. Hz Peygamber (sas) ideale göre davrandığını, bazılarının ise ilimden faydalan-dıklarını gösteren örnekler bile haktan başka bir döneminde bazılarının kendilerine verilen vardır. (Tefhimu’I Kur’an)

Burada ikrah sebebiyle küfür kelimesini telaffuz etmenin ikrah (zorlama) halini beyan etmek gerekir. İkrah, o kimsenin, mesela öldürülmeyle korkutulması, çok şiddetli dövülmesi gibi dayanamayacagı bir işkenceye maruz bırakılmasıdır. (Tefsir-i Kebir)

Allah’u Teala, imandan ve basiretten sonra Allah’ı inkâr eden, göğsünü küfre açan ve küfürde karar kılanlara gazap edeceğini haber vermektedir. Zira onlar; önce imanı tanımışlar, sonra ondan dönmüşlerdir. Muhakkak ki, ahiret yurdunda onlar için büyük bir azap vardır. Çünkü onlar; dünya hayatını ahirete tercih etmişler, dünya sebebiyle dinden dönmeye atılmışlardır. İşte Allah’u Teala onların kalplerine hidayet bahşetmeyecek, hak dini üzerinde sabitkadem kılmayacaktır. Onların kalplerini mühürlemiştir. Kalpleri ile kendilerine fayda veren hiçbir şeyi akledemezler. Kulakları ve gözlerine mühür vurmuştur ki; bunlardan faydalanamazlar. Bunlardan hiçbirisi onlara fayda vermez. Onlar başlarına gelecek şeyden gafillerdir. Şüphesiz ki; ahiret gününde ailelerini ve kendi nefislerini kaybedecek hüsrana uğrayacak olanlar sıfatları böyle olan kimselerdir.

Allah’u Teala’nın “Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananların dışında...” kavli, dili ile küfreden, düçar kaldığı dövme ve eziyet sebebiyle kalbi söylediğini kabul etmeyip, aksine Allah’a ye Rasûlüne iman ile dolu olduğu halde istemeyerek ve zorlanarak, sözü ile müşriklere muvafakat edenleri diğerlerinden istisna etmektedir. Abdullah İbn Abbas’dan rivayet ediyor ki; “Bu ayet Ammar bin Yasir hakkında nazil olmuştur. (İbn-i Kesir)

İnandıktan sonra Allah’ı ve Rasulünü inkâr eden kimsenin üzerine Allah’ın lanet ve gazabı iner. Onun için elem verici bir azab vardır. Ancak kalbi imanla yatışmış yakin ile şenlenmiş olduğu halde küfre zorlanan kimseye azap yoktur, Ancak küfre göğüs açan; nefsi hoşnut ve kalbi mutmain olarak küfürle gönlü yatışan ve küfür dalgaları arasına giren kimsenin üzerine Allah’ın gazap ve laneti vardır. Onun için büyük bir azap vardır,

   Bu eksiksiz ve tam cezanın veriliş sebebi şudur; İslam’dan dönenler dünyayı ahirete yeğlediler, peşin olanı (dünyayı) kalıcı olana (ahirete) tercih ettiler. Allah kâfirler güruhunu özellikle imanın tadını tattıktan sonra Allah’a ortak koşmanın murdarlığına, mürtedliğin pisliğine dönen şu kimseleri doğru yola iletmez. İşte bunlar sapıklık da pek ileri giden kalpleri Allah tarafından mühürlenen, dolayısıyla yakin ve nur yolunu bulamayan kimselerdir. Bunların gözleri ve kulakları da mühürlenmiştir. Dolayısıyla hayrı ve ilahi nuru algılayamazlar. Şüphesiz dünyayı ahirete önceleyen kimsenin ne kalbi vardır ne de aklı. Bunlar kendi gerçek çıkarlarından habersiz olan kimselerdir. AlIah’ı unuttuklarından dolayı, Allah da onlara kendi nefıslerini unutturmuştur. Doğrusu bunlar, ahirette tam bir ziyana ve kayba uğrayacaklardır. (Furkan Tefsiri)

Öldürülmekten korkacak kadar küfre zorlanan kimse, kalbi imanla dopdolu olarak (sadece dil ile) küfrederse günahkâr olmaz, karısı boşanmaz, kâfir olduğuna hükmedilmez. Kim de iman ettikten sonra irtidat ederse, Rasûlullah’a beyatını bozarsa, yani imanından sonra küfrü gerektirecek bir şey yaparsa Allah’ın azabı onun üzerinedir. Kelbi dedi ki; “Bu ayet Abdullah ibni Enes ibni Halal ve Kays ibni Velid lbni Muğire hakkında indi. Onlar imandan sonra küfre döndüler. Ancak zorlananlar müstesna bölümüyle de ikrah altındakileri istisna edilmesi mevcuttur.

Züccac dedi ki; iman ettikten sonra kim imanını yalanlar ve ona iftira atarsa, imanını bozacak bir şey işlerse, ancak zorlananlar müstesna Allah’ ın azabı onun üzerine olur.”

lbni Abbas dedi ki; “Müşrikler azap etmek için Sümeyye’yi, Yasir’i, Ammar’ı, Suhayb’ı Bilal’i, Habbab’ı ve Selman’ı ellerine geçirdiler. Sümeyye’yi, Ammar’ın önünde bacaklanndan iki deveye bağladılar ve ön tarafından da mızrakladılar. Müşrikler Sümeyye’ye “Sen bazı erkekler için müslüman oldun” dediler. Onu ve kocası Yasir’i şehit ettiler. İslam da ilk şehit bunlardır. Ammar’a yaklaştıar, onu zorladılar. O da lisanı ile Müşriklerin zorladıklan kelimeyi söyleyiverdi. Rasuluııah’a (sas) bunu şikâyet ettiler. Rasûlullah’da Ammar’a hitaben o anda kalbin nasıldı? Ammar; “İmanla mutmain buldum” dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü (sas) şayet aynısını yaparlarsa, sen de aynısını yap buyurdu.

Ehli ulema ittifak etmiştir ki; “Nefsinin katledilmesinden korkan bir kimse kalbi imanla dopdolu olduğu halde küfür söz söyler ise onun üzerine bir sorumluluk yoktur. Zevcesi ondan ayrılmaz. Onun küfrüne de hüküm verilmez.” Bu Kavil, Maliki, Şafii ve Kufelilerin kavlidir.

Âlimlerden bir taife de; ikrah altında sadece dil ile küfür söz söylemesine ruhsat vermiş, fıil ile küfür amelinin yapılmasına ruhsat vermemişlerdir. Mesela zorlanan kimsenin allah’dan başkasına secde etmesi, namazda kıbleden başka bir yere dönmesi gibi...” Bu gibi ameller ikrah altında dahi yapılmaz” dernişlerdir. Hasan Basri ve Evzai, bu görüşdedirler. Hatta Evzai ve Hasan Basri bir müslümanın kanının dökülmesi, zina, içki içme faiz yeme noktasında zorlansa bile bunları yapamayacagını söylemişlerdir.

İbni Mesut’tan gelen bir kavle göre de zorlanan hakkında sözlü küfre ruhsat verilmiştir. Fiili küfre ruhsat verilmemiştir. Bazı âlimler de fıil ile söz arasında fark yoktur demişlerdir. (Cami’ul Ahkamul Kur’an - Kurtubi)

Katade dedi ki: Bu ayet şu olay hakkında nazil oldu; “Mugire Ammar’ı aldı, Meymune Kuyusu’nun yanında ona işkence yaptı. Muğire Ammar’a “Muhammed’i inkâr et” dedi; Ammar da kalbi bu olaya kerih göstererek ona tabi oldu. Yani, Muğire’nin istemiş olduğu sözü söyledi. Bunu Rasûlullah’a haber verdiler. Dediler ki: “Ammar küfre girdi.” Allah Rasulü’de ‘Hayır! Ammar başından ayağına kadar imanla dolu” dedi. Bu anda Ammar aglayarak Allah Rasulünün yanına geldi. Allah Rasulü ona; “Arkanda neraktın ya Ammar?” deyince, Ammar da: “Şer ya Rasûlullah, onların ilahlarını hayırla yâd ettim.”dedi. Allah Rasulü Ammar’ın gözyaşlarını silerek: “Kalbin o anda nasıldı ya Ammar?” dedi, Ammar’da; “Kalbim imanla dolu idi Ey Allah’ın Rasulü” buyurdu. Allah Rasulü’de: “Şayet aynısını yaparlarsa sen de aynısını yap” dedi ve bu ayet nazil oldu.

Mücahid’de dedi ki: Bu ayet Mekke’de iman edip de hicret etmeyen müslümanlar hakkında indi, olay şöyle oldu. Allah Rasulü ve ashabı Medine’den Mekkede’ki hicret etmeyen müslümanlara hicret etmeleri gerektiği noktasında mektup yazdılar. Mekke’deki müslümanlar da hicrete hazırlandılar. Tam yola çıktıkları vakit Mekke müşrikleri bunları idrak ettiler ve onları geri çevirmek ve dinlerinden döndürmek için zorladılar.

Âlimler icma ettiler ki; bir kimse küfür kelimesini söylemeye zorlansa, lisanı ile onu söylemeye cevaz vardır. Lisanıyla söyleyecek, fakat söylemiş olduğu o söze kalbiyle itikat etmeyecek. Şayet söylememeye direnirse ve öldürülürse fazilet olarak bu ona yeter. (El Musemma Mealimittenzil Begavi ve Cami’ul Beyan)

İkrahın tahhakkuk etmesi ve üzerine şer’i hükümlerin terettüp etmesi için şu şartarın bulunması gerekir:

1- Tehdit eden kişi tehdidini yerine getirecek güçte olmalıdır.

2- Tehdit edilen kişinin işi yapmadığı takdirde tehdit sahibinin tehdidini yerine getirecegine inanması gerekir.

3- Tehdit edilen kişinin kaçmaktan, mukavemet etmekten, yardım talebinde bulunmaktan aciz olması gerekir.

4- Zorlanan kişi, zorlandığı fiili zorlanmadan önce yapmamış olmalıdır.

5- Tehdit derhal yerine getirilecek türden olmalıdır.

Tehdit eden kişi tehdidini ileride yerine getireceğini söylerse, ikrah tahakkuk etmez, çünkü tehdidin tecil edilmesi tehdinen kurtulmayı kolaylaştınr. Çünkü kişi birinden yardım isteyebilir, birinin himayesine girebilir, bir sultana sığınabilir veya benzeri bir yol bulabilir.

İkrah altında küfür bir lafzın söylenmesinin mübah kilınma sebebi şudur: Küfür her halükar-da haramdır, Haramlığ hiç bir şekilde ortadan kaikmaz. Küfür hiç bir durumda mübah olmaz. Ancak zorlanmadan ötürü cezası düşer. Zorlama (ikrah), fiilin hükmünü değişıirerek filin cezasını ortadan kaldırır. Yoksa onun haramlığını ortadan kaldırmaz, Küfrün haramlığı devamlı olduğundan, zorlanma nedeniyle küftetmek mübah değil bir ruhsattır. Bu sebeple zorlandığı halde küfte girmeyip ölümü tercih etmek daha üstündür. Fakat zorlanan kişi küfre girerse, bundan ötürü mühaze edilmez. Küfre girmek için zorlanan kişi küfre girmez de bu yüzden öldürülürse, Allah yolunda cihad edenin ecrini alır. Çünkü Allah’ın dinini yüceltmek için kendisini feda etmiştir. (El Fıkhul Menheci Ala Mezhebil İmam Şafii)

SAHABELERİN HZ. PEYGAMBER (sas) ZAMANINDA İKRAH ALTINDA ÇEKTİKLERİ İŞKENCELER:

Habbab Bin Eret şöyle rivayet ediyor:

İslam’ın ilk günlerinde Rasûlullah (SA V) Kabenin gölgesinde kaftanını yastık yaparak dayandığı bir sırada kendisine Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik.

“Ey Allah’ın Rasulü bizim için Allah’dan zafer dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için Allah’a dua edemez misin? Bunun üzerine Allah Rasulü hiddetlenerek şöyle buyurdu:

Sizden önceki ümmetler içinde öyle mazlumlar vardı ki, müşrikler tarafından onun için yerde bir çukur kazılır. O kişi bu çukura başı dışarıda kalacak şekilde gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başı üstüne konur, ikiye bölünürdü de bu işkence mü’mini dininden döndürmezdi. Allah’a yemin ederimki, O, İslam dinini muhakkak surette kemale erdirecektir.” Öyle bir derece ki, bir silvan yalnız başına Sana’dan Hadramut’a kadar selametle gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak.” (Buhari / 2416)

İbn-i Cerir, Taberi Ebu Ubeyde’den rivayet edildiğine göre;

şrikler Yasiroğlu Ammar’ı yakaladılar ve şiddetli işkenceler yaptılar. Bunun üzerine o da istediklerinin bir kısmını kabul etmek, zorunda kaldı, Bu durumu geldi Rasûlullah’a şikayeı etti. Hz Peygamber, “kalbini nasıl buluyorsun?“ diye sordu. O da mutmain olarak imanla dolu” dedi, Bunun üzerine Rasûlullah buyurdu ki: “Eğer aynısını yaparlarsa sen de yaptığını yap.” Onlar işkence hareketine başlarlarsa ve böylece bu gibi hallerde ruhsat verilmiş oldu.

Gerçekten bazı müslümanlar dilleriyle küfürlerini izhar etmektense ölmeyi tercih ettiler. Nitekim Hz. Ammar’ın annesi Sümeyye böyle yapmıştı. Ölünceye kadar iffet mevkiinden mızrak darbesi yemesine rağmen, yine de diliyle dahi olsa küfre dönmemişti. Babası Yasir (ra) da aynı şekilde can vermişti.

Hz. Bilal (RA) ‘a müşrikler akıllarına gelen her şeyi yapıyorlardı. Son derece sıcak kumların üzerine sırt üstü yatırıyor ve gögsünün üstüne ağır kayalar koyuyorlardı. Bu sırada Allah’ a şirk koşmasını istiyorlardı. Onların bunca işkencelerine rağmen Hz. Bilal yine de “ Allah bir! Allah bir! “ diye karşılık veriyordu ve “Allah’a yemin ederim ki bundan daha çok sizi kızdıracak bir kelime bilseydim hiç çekinmeden onu da söylerdim” diyordu.

Ensardan Zeyd oğlu Habib’de aynı şekilde davranmıştı. Müseylemetül Kezzab ona: “Hala Muhammed’e Allah’ın Rasulüdür diyor musun?“ dediği vakit. “Evet” diye karşılık veriyordu. “Hala benim Allah’ in Peygamberi olduğuma şehadet etmiyor musun” diyerek lime lime etini kesiyor ve o, yine de “duymuyorum Muhammed Allah’ın Rasulüdür” diye karşılık veriyordu can verene kadar

Bizanslılar Abdullah bin Huzeyfe’ yi esir aldılar ve kumandanlarının huzuruna götürdüler. Kumandan ona: “Hıristiyan ol, seni kendime ortak edeyim ve kızımı sana vereyim” dedi. Fakat o, buna şu karşılığı verdi: “Şayet sen elinde bulunan yerlerin hepsini ve buna ilaveten Arap yarımadasını dahi verecek olsan ve bir saniyeliğine Muhammed dininden dönmemi istesen yine de yapmam.” Kumandan o zaman “seni öldürürüm” dedi. Abdullah Bin Huzeyfe: “istediğini yap” dedi. Kumandan emretti ve onu kollarından çaprazvari astılar. Sonra okçulara emir verildi ve önce ellerine, kollarına ve ayaklarına doğru ok atmaya başladılar. Her ok atışta hıristiyan olmasını teklif ettiler. Ama o hırlstiyan olmadı; Bunun üzerine ellerini ve kollarını çözdüler. Sonra bir kazan getirdiler ve ısıttılar. Müslüman esirlerden birisini getirerek içine attılar. Kızgın kapta parlayan müslüman esirin cesedini gözleriyle gördü. Ona yine hıristıyan olmasını teklif ettiler. Ama o dönmedi. Bu sefer onun da kazana atılmasını emrettiler. Kaldırılıp atılacağı zaman ağladı ve dedi ki:

“Kendime ağlıyorum ben, çünkü Allah yolunda bu kazana atılan bir tek canım var, isterdim ki, vücudumdaki kıllar sayısınca canım olsaydı ve hepsini de böylece Allah yolunda işkence çekerek vereydim. Buna sahip olmadığım için ağlıyorum.”

Bilal-i Habeşi ‘yi bir gün bir gece susuz bıruktıktan sonra demir gömlek giydirip Ramdan’ın şiddetli sıcağı altında tutar, vücudunun yağını eritirlerdi.

Hz. Habbab’a işkence etme görevi Siba lbn-i Abdiluzza ve kabilesine düşmüştü. Öğle sıcağı şiddetlenip güneş ışınları toprağı ısıtınca onu Mekke kumlarına çıkarırlar, elbisesini soyarlar ve demir zırhlar giydirirlerdi, su da vermezierdi. Nihayet onun sıkıntısı son haddine varınca yanına gelip şöyle derlerdi: “Muhammed hakkında ne dersin?” Oda şöyle cevap verirdi: “O Allah’ın kulu ve elçisidir. Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için ve hak dinini getirmiştir” derdi.

Mekke müşrikleri daha birçok sahabeye dinlerinden dönmeleri için işkence yapar, onları ağır töhmetlerde bırakırlardı. Bu sabır nişanesi olan Allah’ın sevgili kulları bütün dayatmalara karşı imanlarından çünkü bu davanın tabiatıdır bu. Dayatmalar karşısında yalpalamadan, net bir şekilde bu İslam akidesini savunup, ileriki nesillere bu davayı pürüzsüz bir şekilde taşıyabilirsiniz. Hiçbir kaynakta sahabeleri müşriklerin işkence yapmadan sadece işleride yapacakları bir takım işkencelerle korkuttuğu, sahabelerin de dininden döndüğü varit değildir.

Ama bir takım kimseler bizim hayatımız için bu yıldız olan sahabelerin durumlarışünmeden daha aslı astarı olmayan tehditvari bir hapis cezasını hissederek dinlerinden dönüp küfre yapışmaktadırlar. Bu hezeyan ve kuruntudur. Daha olmayan, ihtimal taşıyan bir sonuç için küfür kabul edilemez. Bu bir ihanettir ve davadan dönmedir. Efendim, biz Allah ve Rasulü’nün nefyettiği bir durumu hapis korkusuyla hem de çok cüz’ i bir hapis korkusuyla yaparız, İslam buna ruhsat vermiştir deyip kuruntulanırlar. Bunu sana İslam değil, nefsin ruhsat olarak vermiştir. Bu ilahi dava, uğruna binlerce şehidin feda olduğu hak dava bu kadar basit değildir, bu kadar düşmemiştir. Niye açıkça; “Arkadaş bu dava bize ağır geldi, biz yapamayacağız bu sonu meşakkat ve çile dolu bir davadır” demiyorsunuz da kendi halinizi delillendirmeye çalışıyorsunuz. Delil bulmadan, hüccet bulmadan değişiveriyorsunuz. Yok, efendim; “İmam-ı Şafii hapis ikrahtır” diyor. O zaman biz de bize olacak olan hapis ikrahından dolayı Kelime-i Tevhid’e taalluk eden Tağut’ un askerliğini tam tekmil yapıp gelelim. Hiç olmazsa orada silah eğitimi yapalım” verilen nefsanî fetvaya bakın!

Bu safsatalara karşı biz de deriz ki:

Bu dava ilahi bir davadır. Bunun temel ölçüsünü Allah koyar, Rasulü de o temel ölçüleri vuzuhata kavuşturur. Mezhep imamları da zamanlarına göre fer’i meseleleri halka açıklarlar. Onlar dini mübin hakkında ölçü koyma hak ve selahiyetine sahip değillerdir. Hem Fıkıhta genel bir kaide vardır: ”Fıkıhta zamanın değişmesiyle hükümlerde değişikliğe uğrar.” Yani bir müctehid âlimi zamanının şartlarına göre kişilerin durumuna göre fetva verir. Dinde bir temel ölçü koyamaz. Koyulan ölçüleri açıklar. İmamı Şafii’nin bir yerde vermiş olduğu fetva bir mekân değişikliğiyle başka bir yerde verdiği fetvanın aksi olmuş. Talebeleri ise bu durumu kendisine sual etmişler. İmam da buyurmuş ki, “o verdiğim yerin şartlarıyla buranın şartları değişiktir.

İmamı Azam kendisinin fetvalarının kaleme alan Ebu Yusuf’a karşı.”Ya Eba Yusuf niçin benim fetvalarımı yazıyorsun? Yazma! Ben bugün bir şey söylerim, yarın da elime bir delil geçtiği ve şartların tehdili ile başka bir şey söylerim demiştir. O değişmeyen öIçü, evrensel olan Allah’ın kitabı ve Rasûlullahın sünnetidir.kıh evrensel değildir. Her müctehid zamanına hitap etmiştir. Bu davayı belirli kıh kaidelerinin içine sıkıştırmış olanlar kelime-i tevhide taalluk eden, tağut’u inkâr etme, Allah’a şirk koşmadan ona iman etme meselesini kıh kaideleriyle belirleyemezler! Fıkıh ancak ameldedir. İtikadı kur’an ve sünnet belirler.

Bakınız hem imamı Şafii ne diyor ikrah hakkında:” Kişi, öyle bir kimsenin eline düşer ki artık ondan yakasını kurtaramaz. Tehdit edilen kişinin kaçmakta, mukavemet etmekten, yardım talebinde bulunmaktan aciz olması gerekir. Tehdit, derhal yerine getirilecek türden olmalıdır. (Şafii fıkhı)

Evet, soruyoruz sizlere sizin içerisinde bulunduğunuz ikrah nasıl bir ikrah? Nasıl bu halinizi Şafii’ye yamaya biliyorsunuz? Sen kaçma, kaçmak için fırsat kullanma, ondan sonrada derhal olmayacak bir hapis korkusuyla şirke düş ve bunu tevhid ehli, şirke karşı olan İmam-ı Şafii’ye dayandır. Bu, imama büyük bir iftiradır. Allah’a sığınınız. Bak yukarıda Şafii ne diyor? İyi anla, iyi düşün.

Bir de; “İkrah anlık değildir. Sadece istikbalde olacak bir şeyde ikrah olabilir.” diyen birkaç âlim vardır ki; onlar da şunu diyorlar:

“Bir kimse zorlayanın elinden kaçamıyor. Kaçmaya gücü yetmiyor. (Adeta Şafiinin dediği gibi kişi öyle bir kimsenin eline düşer ki. Artık ondan yakasını kurtaramaz). Böyle bir kimse kâfirin elinde esir. Ve kâfir ona dese ki: “Bunu yapmassan seni yarın cezalandırınm” Ve seni elinden salıvermese, tutsak etse ve bu cezalandırması da tam ikrah cinsinden olsa, o kimseye ruhsat verilmiştir.”

Buradaki püf nokta iyi anlaşılsın yani isıikbaldeki tam ikrah (uvzun kesilmesi ve ölümün vukuya gelmesi) zorlanılanın zorlayanın elinden kurtulamaması, onun elinde esir olmasıyla olur.

Yani sizlerinde anladığı gibi kaçma imkânın olacak, elinde esir olmayacaksın. Ondan sonra “tağut bunu yapmazsak bizi hapse atar” korkusuyla şirki kabulleneceksin! Bu, hangi kitapta geçer? Hangi âlim bunu böyle söyler? Lütfen! Allah rızası için hak arayışı içerisinde olalım. Delilsiz, sözde bir fetvayla falan imanlarımızdan dönmeyelim.

Bunu bir ömekle açıklayalım:

Amr Zeyd’e esir olsa, Zeyd Amr’ı tutsak edip kaçmasına imkân vermese, eli altında tutsa, gözetimi dâhiline olsa ve Zeyd, Amr’a: “Eğer şunu söylemessen seni yarın öldürürüm” dese Amr’in kalbine de Zeyd’in bunu yapabilme gücünün olduğu zannı yerleşse o anda da Zeyd’in isteğini yerine getirebilir. İşte; “ İstikbal’de ikrah, ikrahdir.” diyen âlimler bu şekilde söylemişlerdir. Hele hele, istikbalde hapsetme konusunu ikrah olarak hiç ele almamışlardır. Tut sen, elinde esir olma. Kaçabilecek, sığınabilecek bir imkânı olsun, ondan sonra buna ikrah de!

Kendi kendimizi kandırmayalıın lütfen. Bu konuda hiç ihtilaf yoktur. Nasıl olsun ki; Kelime-i Tevhid’e taalluk eden bir meselede nasıl ihtilafolabilsin ki

Sizden kim dininden dönüp de kâfir olarak ölürse, işte o kimselerin amelleri, hem dünya da, hem de ahirette boşa gitmiştir. Aynca onlar Cehennem ehlidir. Orada ebedi kalıcıdırlar” (Bakara: 217)

Görülüyor ki; Rabbani metot, bu dinin sahiplerinden sebat istemektedir. İslam’dan çıkıp amellerin boşa gitmemesi için -şiddeti ne olursa olsun- fitne ve eziyetlere karşı dayanıklı olmalarını emretmektedir. İslami tanıyıp tadan bir kalbin bu dini gerçekten bırakması mümkün değildir. Onulmaz bir fesada uğramadıkça bu dini bırakması mümkün değildir. Bir müslümanın işkenceye uğradım diye dinini ve inancını bırakması, imanından ve İslamından vazgeçmesi tanıdığı ve tattığı haktan dönüş yapması asla mazeret değildir. Çünkü cihad da mücadele, sabır ve sebat etmek vardır. Allah izin verinceye kadar bu böyle sürüp gidecektir, yüce Allah, hiç kuşkusuz mü’minleri, eziyetleri sabırla göğüsleyen kullarını yalnız bırakmaz.

Allah’a iman ettikten sonra tağutun dinini kabullenip ona dönüş yapmak, çok tehlikeli bir şahidliktir. Hidayetle hiç tanışmamış ve İslamın bayrağı altına girmemiş kimsenin şahitliğinden çok daha beter bir şahitliktir. Kısaca bu, tağutun egemenliğini kabullenme şahitliğidir.

Bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah elbette mü’minleri deneyecek sınayacaktır. Bu deneme sürecinde sebat edenler kurtulmuştur bu konudaki Ayeti kerimelere bakalım:

“And olsun ki; sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz. Sabredenleri müjdele” (Bakara: 155)

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki; nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar” Allah’ ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. Iyi bilin ki; Allah’ in yardımı yakındır”. (Bakara: 214)

“Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz; Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve puta tapanlardan çok incitici sözler duyacaksınız ama sabreder kortınursanız işte bunlar yapmaya der işlerdendir.” (AI-i İmran: 186)

“İnsanlar yalnız “İnandık” demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar”? “And olsun ki; biz onlardan öncekilerini sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları bilecektir.” (Ankebut: 2-3)

“And olsun biz, sizi deneyeceğiz ki; içinizden cihad edenleri, sabredenleri bilelim haberlerinizi sınayalım” (Muhammed: 31)

“Rasûlullah (sas) şöyle buyurmaktadır;

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki; dinlerini yaşamak avuçta kor tutmak gibi olacaktır.” (Tirmizi - Fiten)

Melekler nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman “ne yapıyordunuz”? deyince; “Biz yer yüzünde zayıf düşürülmek istenmiş kimselerdik” diyecekler. Melekler de: “Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz” diyecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Dönülecek yer olarak ne kötüdür orası.” (Nisa: 97)

İbni Abbas bu ayet hakkında buyurur ki; Müslümanlardan bir grup müşriklerle beraberdiler. Bu ise, Allah Rasûlüne karşı olan müşriklerin çok görünmesine sebep oluyordu. Atılan bir ok gelip onlardan birine isabet ederek öldürüldü. Bunun üzerine AlIah’u Teala; Melekler kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıklan zaman” ayetini indirdi. (Fetbul Kadir -Şevkani)

Şunu unutmayalım ki; İnsanlar dava için hiç bir şey yapamayınca, çaresizliklerini mensup oldukları davanın normlarından, ilkelerinden taviz vermekle kapatmaya çalışmaktadırlar. Dava teorik olarak öğrenilip, bilgi bilinçleşmezse; o öğrenilen dava insana zorluk verecektir. Sahabe-i güzin bu davayı özümleyerek, yavaş yavaş tedrici olarak algılayıp yaşadılar, Onlar için hiç bir şey sorun olmuyordu. Onlar inandıklarını ne pahasına olursa olsun yaşamak zorundalardı. Çünkü iman etmiş oldukları dava onlardan bunu istiyordu. Çağımızın en büyük hastalığı maalesef Allah’ın emirlerinin ilk önce mantık süzgecinden geçirilip; nefse uygunsa yapalım, uygun, değilse bunu uygun hale gelirelim!” felsefesi hâkimdir, Allah’ın emirleri onun için nefsinden ve menfaatinden sonra gelir, Allah’ın dinini öyle bir hale getirdiler ki; onu oyun ve eğlence yaptılar. Kendi sapıklıklarını İslam akidesine yamamaya çalıştılar. İslam itikadını nazan kalıplarla bir takım fıklıı mülahazalara soktular. Imanın ilkelerini kavillere göre belirleme hastalığına müptela oldular, rüzgârın önündeki bir tüy gibi sağa sola saptılar, Kendilerini bir doğru yol üzerinde zannettiler,

İslam itikadının karakterini anlayamamış olan bu dönek tipli bukelamunlar Yahudilerin şu felsefesini uyguladılar: “çamur at izi kalır’. Evet, o kötü zihniyetli, İslam davasının erlerini bozmaya çalışan münafıklar hep bu metodu uygularlar. İlk önce davayı savunan o ilahi davanın sembollerini kötüler, iftira atar. Meydanı boş bulunca insanların ona karşı kinlenmesine vesile olur. Ondan sonra bu salt itikat davasını bozmaya çalışır: Kur’an’daki münafik tiplemesini sergiler, yüze karşı dost, arkadan bin bir desise ve hile... Allah, elbette böyle insanların cezasını verecektir. İslam davasının önüne geçen bu selül mantıklılar tarihteki yandaşları gibi yerlerini alacaklardır. Evet, ben uzaklardaki kimselerden bahsetmiyorum.

Bunu okuyan herkes kendisini tanır ve nelerden bahsetmeye çalıştığımı anlar. Allah bu Tevhid davasından kimseyi sapıtmasın.

 

ZALİMLERE YANAŞMAK VE ONLARLA OLMAK

 

Bir takım saray uşakları da iddia etmektedirler ki; “Zalimlerden, kâfirlerden görev alınıp onların zulümlerini sistemlerini meşrulaştırmak caizdir, yapılabilir.’ vehmindedirler. Turşu küpüne düşen turşu olur. Tuz gölüne düşen tuz olur. Cahili sistemin çarklarına kendilerini kaptıran ona dişli olur. Onun dönmesine yardımcı olur. Biz de bu zalimlerden uzak durulması noktasındaki ayet ve hadisleri zikretmekte fayda gördük:

“Rabbinden sana vahyolunana uy; ondan başka ilah yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.” (En’am: 106)

“Ayetlerimizj yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyiflerin uyma. Onlar Rablerine eş tutmaktadırlar.” (En’am: 150)

“Eğer onlar seni yalanladılarsa de ki; Benim yaptığım bana; sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.” (Yunus: 41)

“O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma,”(Hicr: 94)

“Ve Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine davet et, ortak koşanlardan olma.” (Kasas: 28)

“Sen onlardan yüz çevir ve bekle, zaten onlar da beklemektedirler.”

“(Ey Muhammed; şimdi sen onlardan geç ve “size esenlik” de. Yakında bilecekler.” (Zuhruf: 89)

   “Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir.” (Necm: 29)

“Sen de onlardan yüz çevir; O çağrıcının görülmemiş, tanınmamış bir şeye çağırdığı gün.” (Kamer: 6)

“Öyle ise yalanlayanlara itaat etme.”(Mülk:

“Onların dediklerine sabret ve onlardan güzelce ayrıl.” (Müzzemmil: 10)

Allah Rasülü (sas) şöyle buyuruyor.

‘Kim şehir dışında yaşarsa, mizacı sert olur. Kim av peşine düşerse, Mevla’sına yakınlaştıran şeylerden gafil olur. Kim sultanlarının kapısında dolaşırsa fitneye düşer. Bir kulun sultanlara yakınlığı arttıkça Allah’a uzaklığı da o nispette artar.” (Müsned - Tergip ve Terhip)

“Benden sonra türeyecek idarecilerden seni Allah’a sığınırım Ey Kab! Her kim onların kapısını çalar, yalanlarında onlan tasdik eder, zulümlerinde onlara yardım ederse, o kişi benden değildir. Ben de ondan değilim ve o havzın başında huzuruma gelemez, onların kapısını çalmayan, onlan yalanlarında tasdik etmeyen, zülümlerinde onlara yardım etmeyen kişi bendendir. Ben de ondanım ve o şahıs havzın başında lıuzuru nıa gelecektir.” (Tirmizi)

Rasûlullah buyurdu ki;

Benden sonra bir takım emirler türeyecek onları yalanlarında tasdik etmeyiniz, zulümlerinde onlara yardım etmeyiniz. Çünkü onları yalanlarında tasdik eden, zulümlerinde yardım eden Kevser Havzına gelmeyecektir:’ (Taberani)

Rasûlullah buyurdu ki;

“Bir takım idareciler türeyecektir. Onların etrafını yaltakçıları ve taraftarları olan insanlar kuşatacaklardır. Onlar yalan söyleyip, zulmederler. Her kim onların yanlarına girer, yanlarında onları tasdik eder; zulümlerinde onlara yardımcı olursa, benden değildir ben de ondan değilim. Onların yanına girmeyen, yanlarında onları tasdik etmeyen, zulümlerine yardım etmeyenler ise bendendir ve ben de ondanım.” (İmam Ahmed)

Rasûlullah buyuruyor ki;

“Ümmetimden bir takım insanlar din konusunda bilgi sahibi olacaklar. Kur’an okuyacaklar ve diyecekler ki ; “Emirlere gidelim, dünyalıklarından istifade edelim, ama dinimizde onlardan uzak duralım.” Bu dedikleri gerçekleşmez. Dikenli ağaçtan ancak diken toplanacağı gibi, onlara yakınlıktan da ancak günah kazanılır.” (İbn-i Mace)

“Rasûlullah (sas)’in azatlısı Sevban (ra) anlatıyor; Rasûlullah (sas) Ehil-i beyti için dua etti. Ali’yi, Fatıma’yı ve diğerlerini zikretti. Ben;”Ya Rasûlullah ben de Ehli beytden miyim? diye sordum. O da; “Sultanların kapısında bulunmadığın veya bir şey istemek üzere bir idareciye gitmediğin müddetçe evet” buyurdu.” (Taberani Evsat)

Allah ve Resulünün emri varken hiç kimseye onların emri üzere konuşmak yakışmaz. Rasûlullah (sas) zalimden görev almayı bu kadar sakındırırken. Günümüzdeki şirk rejimlerinin çarkını döndüren müesseselerde görev alınabileceğini iddia etmek hakikatten batıllıktır. Bazı insanlar kalkmış;”Görev alınmaz, tamam haramdır. Görev alan fasıktır. İmamsa, görev alanın arkasında namaz kılınmaz ama tekfir de edilmez;” iddiasında bulunurlar. Bu iddianın sahipleri kendi kendilerine de bir çelişki arz ederler. Nasıl mı? Bir kere görev alan tekfir edilmez de, ehl-i fasık olursa, İmam-ı Azam’ a göre Ehl-i fasığın arkasın da namaz kılınır. Ve diyorsunuz ki; “Biz tekfir etmeyiz, Müslüman ama arkasında kıldığımız namazımızı iade ederiz”. Bu noktada da çelişkiye düşersiniz. Görev aldığından ötürü Ehli-i fasık dersiniz, haram işlediğinden dolayı görev almayı haram telakki edersiniz. Fakat orada görev alan imamlar, görev almalarının caizliğine inanır. Yaptıklarının en doğru olduğuna, yani helal olduğuna itikat ederler. Dolayısıyla sizin haram kabul ettiğinizi o helal kabul eder ve sizin mantığınızla dahi bu, konumdaki o insanlar küfre girer. Ama bunu idrak edemezsiniz. Aynı metotla Allah’ın haramlarını helalleştiren insanlara “Kâfir” dersiniz, işinize geleni kayırırsınız. Şunu bilin ki; içkiyi helal sayarak içenle, haram sayarak içen arasında fark vardır. İçkiyi helal sayan kâfir olmuştur. Fakat haram sayıp içen Ehl-i fasıktır. Bu da buna benzer, Diyanette görev alan insanlar, imanlarını diyanete teslim edip öyle göreve başlamışlardır. Burası, Türkiye’de görüldüğü üzere siyasi kadrolara değnek olan dayanak olan bir müessesedir.

Şu şirk rejimlerinin bekası için kurulmuş olan şeytan dörtgenine çok dikkat etmek lazımdır.

Bu dörtlü, Firavun, Karun, Haman, Belam dörtlüsü “Rab İnsanı” oluşturan unsurlardır.

RAVUN; gücün, zorbalığın, Tiranlığın sembolüdür. Firavun mülkünü elinde tutabilmek için çok çeşitli yollara başvurur. Saltanatının sürmesi için ne yapmak gerekiyorsa onu yapar. Yeryüzünde Rablik taslayan, azgınlaşan bir tağuttur Firavun.

KARUN: servet sahibidir. Onun için önemli olan kazanmaktır. Kazancının nereden geldiği, nereye gittiği onun için mühim değildir. O başkalarının alın terinden kazanır, aldatır, kandırır.

Karun’la Firavun el eledir. Karun, Firavunu serveti ile destekler, çünkü servetinin geleceği bir yerde Firavun’un elindedir. Aynı şekilde Firavun’un saltanatı da bir yerde Karun’un servetine dayanır. Firavun Karun’un servetini yasallaştırır ve onu topluma uygulanan emir ve yasaklardan uzak tutarken, Karun da servetini Firavun’un ayaklarının altına serer.

HAMAN; Firavun’u askerleri ile destekleyen, otoritesi olan, Firavun’a karşı gelenleri cezalandıran, kurumu ile Firavun’a cesaret veren, ondan aldığı güç ile ilahlık iddia eden Firavun’ un genelkurmayıdır.

BELAM; Firavun, Karun, Haman’ın en büyük destekçisi Firavun sisteminin en karmaşık ve en tehlikeli dördüncü unsuru belamlardır. Bunlar şirkin egemen olacağı ortamı hazırlar. İnsanların zihinlerine, düşüncelerine hükmeder. Bunun için inkâr edilmesi güç gerçekler uydurur. Bir takım bilgiler ortaya atar, bunların kesin gerçekler olduğunu insanlara inandırır. Firavun, Kartın, Hamanın yaptıklarının en doğru yapılması gereken şeyler olduğunu çeşitli biçimlerde ispata girişir. Onları meşrulaştırmak için dini eğer, büker, hakkı ketmeder, Firavun’a mideden bağlıdır. Onun sistemi için de ona bir çarktır. Belam, yaşantısıyla, fetvalarıyla adeta Firavun’un bir bekçisidir. O kendisini Firavun’ un kanatları altında daha rahat hisseder. O, hizmet ederken Firavun’ dan da ona bir zarar gelmez, çünkü onlar Firavundan aldıkları görevleriyle Firavun’un hâkimiyeti altına girmişlerdir. Firavun‘un, tuzağına düşmüşlerdir, Bir, belam Firavundan görev alıyorsa onu din adına meşrulaştırıyor demektir. Hele hele kurmuş olduğu müessese ile insanları avutmak, kandırmak, dindirmek ve avucu içine alabilmek için insanlar üzerinde entrika kuruyorsa bu müesseseden görev almak bu müesseseyi meşrulaştırmak olur ve insanların hakkı anlayamamalarına en büyük engel olur.

Aynı zamanda dini bozmak, Allah’ın davasını değiştirmek, batılı hak olarak tanıtmak ve Firavunlara bağlı olan Dırar Mescitlerinde görev alıp oranın takva mescidi olduğunu söylemek Allah’a büyük bir iftiradır. Tarihteki Dırar Mescidini yaptıran insanlar da orasının takva mescidi, olduğunu ispat etmeye çalışmışlardır ama Allah’ da onların yalanlarını açığa hemen çıkarı vermiştir.

Evet, Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar şunu iyi bilsin ki Kemalizm rejimi de bu dörtlü yapıdan destek alaraktan daimliğini sürdürmektedir. Yani şirk nizamlarının bekası için bütün kuruluşlar siyasidir, bu müesseseler sistemlerine endeksidir.

— Bu günün Firavunları Çankaya’daki ilahlık taslayanlardır.

— Belamları ise Diyanet ve Diyanetin içindekileridir.

— Hamanları ise Ordu ve Ordunun içindekilerdir.

— Karunları ise şeytani servete sahip olanlardır.

Hele hele, bu dörtlü yapı kendisine hizmet edecek olan insanlardan imanlarını satın alaraktan göreve getiriyorsa bu daha vahim bir durumdur.

Müslüman’a düşen sadece Firavunlarla savaşmak değildir. Firavunları ayakta tutan unsurlara da savaş açmak Müslümanın şiarıdır. Sadece Tağut Firavun değildir. Tağutlar çok çeşitlidir,

Günümüzdeki insanların bir kısmı Tağut olarak sadece TBMM deki insanları görüp, oraya girmeyi şirk telaki eder. Bu sistemin halka doğru uzantısı olan Diyanet ve Ordu’ sunu Tağut olarak görmez. Çünkü o kendisine uzatılmış bir müessesedir. Kendisine uzanan Bu müesseseleri reddetmek pahalıya mal olacaktır. Sevdiği, umduğu şeylerden vazgeçecektir.

Sadece Firavun inkâr edilirse bu inkârdan Tağut’ ların haberi bile olmaz. Ama Diyanet’i ve Ordu’ su reddedildi mi işte o zaman Tağut, onların varlığından haberdar olur ve onları rahatsız eder. Evet, bu rejimin Diyanetini ve Ordusunu gereği kadar tanıyamamış insanlar onu kabul ederler. Çünkü bunlar davanın derdinde değillerdir. Bunların, tek derdi nefisleridir... Külfetsiz olanları rahatlıkla reddederler, Fakat hafifçe üzerlerine külfet bindi mi hemen kaypaklaşırlar. “Yok, efendim şu şöyle olur, şunun fetvası var.” diye Tağut’ u kabul eder. Tevhidi bozan durumları işlerler. Allah böylelerine hidayet versin, dizginlerini teslim ettikleri nefislerini de Allah ıslah eylesin. Âmin!

 

TEVHİD EHLİNİN KARŞISINDAKİ SAMİRİLER

“Biz senden sonra kavmini sınadık. Samiri onları saptırdı. Bunun üzerine Musa çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü. “Ey Kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? (Ayrılış) Süre mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki bana verdiğiniz sözden caydınız?“ dedi. Dediler ki; “Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık fakat o milletin süs eşyalarından bize yükletildi. Onlar böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı, dediler ki; “Bu sizin de tanrınız, Musa’n da Tanrısıdır. Fakat o unuttu.” (Taha: 85-88)

“Ve dediler ki: “Musa bize dönünceye kadar buna tapmaktan yaz geçmeyeceğiz.” (Taha: 91)

Evet, bu hak davanın da Samirileri olacak ve hak ehlini kandırmaya çalışacaktır, Musaların yokluğundan istifade edecekler, insanları saptıracaklardır. Hele bu Samirilerin sayıları da bir hayli fazla olursa gerçekten bu hak davaya büyük zarar vuracaklardır. Şunu bilin ki; bu davaya Firavunların vurmuş olduğu darbeden daha çok. Samiriler darbe vuracaktır. Allah bütün Ümmet-i Muhammed-i, Samirilerin şerrinden emin kılsın.

Bu dava hak bir davadır. Temeli Kur’an ve Sünnettir. Allah ve Resulü bir hüküm verdimi Müslümanlar ona uymak zorundadırlar. İtikad, Kur’ an ve Sünnete göre ayarlanır, bir takım khı mülahazalara göre iman ayarlanmaz.

İşte Kur’an-ı Kerim’de böyle açık ve kesin olarak hiçbir tevil ve teferruata yer vermeyen bir katiyetle imanın alametlerini bulmak mümkündür, Çeşitli mezhepler, fırkalar ve tevil yolları ortaya çıkabilir, İnsanlar zihni ve mantıki faraziyelerle münakaşaya dalmış olabilirler. Keza mezhep taassubu ve siyasi görüşler sebebi ile birbirlerini itham edebilirler. Hatta birbirlerini tekfir dahi edebilirler. Ancak bunların hiçbiri İslam dininin açık hiç bir esasına dayanmaz bunlar ancak km ve garazın, düşmanlığın, nefsin arzularına alet olmanın ifadeleri olabilir. Nitekim tarihte de mezhebi kalıplar içerisinde hareket edenler fer’i bir meseleden dolayı diğer mezhepteki insanı tekfir etmiştir, Mezhepler iman ve küfür sını ayarlayamaz. Bunu ancak Kur’an ve Sünnet ayarlar. Bir mezhebe göre mürtet olan öbür mezhebe göre İslam olmaz.

Allah’ ın dini apaçıktır. Kesin ve katidir. Onda en ufak bir karışıklık ve ifrat mevcut değildir. Günümüz insanları öyle bir hale gelmişler ki, bu ilahi olan hak davayı süfli arzularının kıskacına sıkıştırmış, davayı nefsinin potasında eritip, kendi istediği kalıba sokmaya çalışmıştır, Tıpkı Kur’an öğretisindeki Yahudiler hesabı… Nefsimize hoş geliyorsa yapalım, nefsimize hoş gelmiyorsa tevillerle Allah’ın emirlerini nefsimize hoş hale getirelim mantığı hâkim olmuştur.

Davanın temeli olan Kelime-i Tevhid’ i anlayamamış, inancına şirk bulaştırmış ve atalar dininden kalma kırıntılarla hareket eden insanlar İslam davasının özünü anlayamazlar. O insanlar için davaların ilkeleri önemli değildir. Önemli olan çevreleri, dostlukları ve arkadaşlıklarıdır, Yeter ki dostluğumuz bozulmasın felsefesinde olup “Niyet ettim uydum kalabalığa” diyen kimseler, davanın ilkeleri yerine arkadaşlıkları tercih edenler, kısacası bu Muhammedi davayı çevredeki sevdikleri insanların yoluna kurban edenler, bu davada olamazlar.

Şu bilinsin ki; “Arkadaşlarım böyle düşünüyor. Ben de onlar gibi düşüneyim de aramızdaki arkadaşlık bağı kopmasın” deyip haktan batıla irtihal edenler de bu davada olamazlar. Bu hak dava uğruna kendilerini şirke ve küfre davet eden anaların ve babalarını terk edenler, aynı şekilde kendilerine şirki ve küfrü telkin eden arkadaşlarını da terk etmek zorundadırlar. Eğer aynı metot ana babada, uygulanıyor, arkadaş çevresinde uygulanmıyorsa; bu nefisten kaynaklanan bir olgudur. Evet, uzun lafın hulasası; bu dava neyi red neyi kabul edeceğimizi, neye ne kadar ve nasıl bağlanacağımızı ve uzaklaşacağımızı da bize sunan davadır. Allah (c.c.) Ayet-i Kerimesinde buyuruyor ki;

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşler yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. (Mücadele: 22)

Bu hak dava; bir takım insanların bunlar bizi tekfir ediyor, bunlar müslümanları müşrik sayıyor çığlıklarından da etkilenecek değildir. Birilerinin şirke düşmesiyle, bu dava şirke düşenleri kabul edecek değildir. Acaba bu dava erleri kime, neden müşrik diyor?

Hangi amelden dolayı onları İslam milletinden çıkarıyor. Evet, bunlar araştırmadan o insanlar ortalığı yaygaraya verirler. Şunu bilsinler ki onların yaygarasıyla falan bu davanın ilkeleri değişmez. Bizler arkadaş hatırı için davayı harcayacak değiliz. Bu davanın normları bellidir. Biz muvahhid Müslümanlar itikadımızı delillendirir ve her hareketimizi ona göre ayarlarız. Bizler itikadımızı Kur’an ve Sünnetten alırız ve bunu yaparken de birilerinin keyfi için yapmayız. Bu böyle biline!

Biz şunları söylüyoruz:

Nasıl ki T.C. ‘nin içinde yer alan parti ve onun müesseseleri ve ona müntesip olan insanlar tekfir ediliyorsa. Bu müesseselerden daha vahimi, ordusunun içinde bulunan, ona müntesip olan kimseleri de tekfir ediyoruz. Çünkü birisi ilahlık makamında, diğeri o makamı korumakta. Hatta şu günlerde ordunun ilahlık makamında olduğu ortadadır.

Her tarafı şirk olan Parti Sistemini tekfir etmeyen insanlar her ne kadar müslüman olduklarını söylerlerse de Allah’ın hükmünü reddedip Allah’ın vermiş olduğu vasfı kabul etmediklerinden dolayı küfre giriyorlarsa Aynı zamanda ordusu içerisinde her türlü şirki ve küfrü işleyen kimseleri de tekfir etmemek küfürdür. Bunun ikisi arasında hiç bir fark yoktur.

Bazıları da kuruntulanıp demektedir ki; Müslümanları bu kadar rahat tekfir etmeyin. Sizler nasıl parti sistemindeki insanları rahatlıkla tekfir ediyorsanız. Bizler de o rahatlıkla ordu ve parti sisteminin içindekileri tekfir ediyoruz. İnsan rahatlıkla şirk ve küfür içerisine düşmüş. Allah’ da onun konumunu belirtmiş ise bizim söyleyeceğimiz başka bir şey yoktur ve şunu bilin ki; nefislerini şeytana satan insanlar er geç bunu kalplerinden dışarıya çıkaracaklardır. Ve bunu yaparken de şeytan gibi doğruluk adına yaptığına yemin verecektir.

“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağış yapansın.” (Al-i İmran:

Vel hâsıl, hayır, kesinlikle hayır.

Baş eğmeyeceğiz. Baş eğmemeliyiz, zulüm düzenlerine, kulların kullara kul olup, Allah’a kulluklarıunuttukları, ilahk taslayıp, müttebilerini köleleştirdikleri, haysiyetsiz ve şerefsizce yaşadıkları, maddeye kul olup, Allah’ı unuttukları, şehvetlerinin esiri olup, vehimi arzularının peşinden gittikleri, meydanlarda salyası akmış kuduzların şeriata saldırdıkları, insanların insanlıkları unutup vahşice yaşadıkları, müslümanların ezilip yok edilmeye çalışıldığı, Allah’ın hâkimiyetine son verilip bir takım pervasızların hâkimiyeti ellerinde bulundurdukları, ellerindeki yetkilerle gerçek İslami savunan özgürlük savaşçılarını terörist gösterip, gerçek teröristleri de kahraman tanıttıkları bir zamanda, bir çağda, bir zeminde yılmamalı, baş eğmemeliyiz. Zilleti kabullenmemeli, izzeti yakalamalıyız. Abdullah bin Zübeyr’ in buyurduğu gibi:

“Eğer zillet altında rahat yaşamaktansa kılıçlar altında izzetlice ölmeyi yeğlerim.”

Tağut’a karşı çatık kaşlı, dik başlı, öfkeli bakışlı net tavırlı, sert davranışlı, hakkı haykıran, onlara kinli ve husumetli olup sıratı müstakimde doğrularla dosdoğru olan, tavizsiz gardaşlarıma ithaf olunur.

İşte benim doğru yolum bu, Ona uyun, başka yollara uymayın ki, sizi onun yolundan ayırmasın. (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti.

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Allah’a hamd olsun! O’na şükreder, O’ndan yardım ister, O’nun bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden O’na sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu saptıracak, kimide dalalete düşürürse ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki; Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed (sas)  O’nun kulu ve Resulüdür. Salât ve selam ona, âline, ashabına ve kıyamete kadar bu yola tabi olanlara olsu…

Bu eser, İman ve Küfür meselelerinin ehemmiyeti doğrultusunda hazırlanmıştır.

Tekfir meselesindeki yanlışları kâfirin durumunu ve kâfire takınılacak tavırları, elimdeki eserler nispetinde kaleme aldım. Bu noktada insanların yanlışlarını, aceleciliklerinin doğuracağı sonuçları beyan ettim.

 

İTHAF

 “Bu eserimi, zalimlerin zulmüne bend olan, hak ve adalet savaşçısı Kur ‘an mektebinin aziz öğrencisi, İslam ‘in Kur ‘an ‘in hâkim olmayışının acısını yüreğinde hisseden bana, iyi ve kattı günümde dostluğunu gösteren, üzüntüde üzülen, sevincimde sevinen benimle birlikte çile çeken çilekeş kardeşlerime, Müslüman kardeşliğe ithaf ediyorum.”

Ebu Usame

Zindan

Nisan 2000

 

TEKFİRİN KURALLARI

 

Tekfirın kuralları ifadesinden kast edilen belirli bir kişiyi tekfir etmenin kuralıdır (Tekfirul Muayyen).

Belirli bir kişinin tekfirinin, tekfir şartlarının yerine gelmesi ve kişi hakkında tekfirin engellerinin ortadan kalkmasına bağlı olduğunu açıklamaktadır. Bir kişi hakkında hüküm verilmesindeki zorluk günümüzde İslami yargının olmamasından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İslam Âlimlerinin hemen hemen hepsinin ortaya koymuş olduğu (tekfirul muayyen) kurallar kitaplarında gözümüze çarpar.

“Zahire göre uygulanan dünyevi hükümlerde, küfre götürücü bir söz söylediği ya da bir fil işlediği şer’i yollarla sabit olan bir şahıs hakkında tekfir hükmünün şartları yerine gelip engeller ortadan kalktığında kâfir hükmü verilir. Hükmü buna ehil olan bir kimse verir. Eğer hüküm verilen kimse, Dar’ül İslam’da güç yetirilen bir konumda ise, yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından önce o kişiye istitabe uygulanması vaciptir. Eğer bir güç arkasında korunuyor ise yahut Dar-ül Harpte ise ona istitabe uygulamadan öldürmek ve malını almak herkes için caizdir. Bu konuda sonuçta elde edilecek olan maslahat veya mefsedete bakılarak uygun olan tercih edilir”.

Yukarıda tırnak içinde verilen ibareyi tek, tek açıklamakta fayda mülahaza ediyorum.

b) Zahire Göre Uygulanan Dünyevi Hükümlerde

Bu ifade, söz ve fil ile ifadesinden önce bir giriş mahiyetindedir. Çünkü söz ve fil, insanda açıkça gözükebilen şeylerdir ve kişi dünya da iken bunlardan hesaba çekilir. Ancak, küfre götürücü bir itikat yahut imanın rükünleri ve şubeleri hakkında bir şekten dolayı kalpte gizli bulunan küfre gelince bundan dolayı kişi dünya da iken sorulamaz. Onun işi Allah’a aittir. Kâfir olarak ölene Allah mağfiret etmez. Bu kişiler itikadı münafık olan kişilerdir. Küfrü kalplerinde gizlerler. Lisanlarıyla iman ettiklerini söylerler; ne zamanki bunların kalplerinde sakladıkları küfürler söz veya fıillere lanse ederse o zaman şer’ i hüküm bunlara uygulanır.

b) Söz Ya da Fiille

Söz ya da fiille ibaresine gelince, dünya da iken bir kimsenin kâfir olduğuna hükmedilmesinin sebebi bu ikisidir. (Söz ve fil) “Allah’a, Resulüne ve İslam dinine hakaret etmek, İslam’ı bozan, Tevhidi nakzeden sözler söylemek, İslam’ın ahkâmlarının uygulanamayacağını, Kur’an ahkâmının devlet, hukuk, iktisat, siyaset gibi konulara müdahale edemeyeceğini söylemek, demokrat ve laik olduğunu iddia etmek vb. küfre düşüren sözlere örnektir. Fiili olarak ise, Kur’an-ı pisliğe atmak, Allah’tan başkasına secde etmek, Tağuti düzenlere mutlak itaat etmek, onların yargı, yasama ve yürütme organlarından görev almak, Tağuti düzenlerin askeri ve polis teşkilatlarında görev almak… Vb. verilebilir. Yine küfre götürücü filler içerisinde emredilen bazı filleri terk etmekte girer. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin terki gibi… Emredilen bir şeyi terk etmekte fil olarak isimlendirilir. Ayeti kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor:

Birbirlerini yaptıkları münkerden alıkoymuyorlardı, yapmakta oldukları ne kötü idi” (Maide: 79)

Allah’u Teala münkerden nehy etmelerini fiil olarak isimlendirir. Bu konuda başka delillerde vardır. İbn-i Hacer de “Terk de fiildir” der.

Bu kısımdan şu sonuç çıkarılmamalı; Allah’ ın her nehy ettiklerini yapan ve emrettiklerini terk eden kimse kâfirdir ve yahut ta müşriktir. Hariciler ameli hükümleri terk eden kimseleri tekfir ederler. Burada ki bölümden kasıt, imanın kendine has amelleri vardır. Bu imana taalluk eder. Bunu terk eden kimse kâfir olur. Mesela Allah’ın indirdiği hükümleri terk etmek ve yahut ta Tağuta mutlak itaat etmek, şirk amellerinden birini yapmak gibi. Ama direk

İmanı zedelemeyen bir şeyi yapmak küfür değil fasıklıktır. Mesela hırsızlık yapmak, zina etmek gibi...

c) Küfre götürücü sözü, söz ya da fiil ile ibaresinin sıfatı olarak gelmiştir. Küfür ile sıfatlandırma iki şart ile tahakkuk eder.

Sözü söyleyen yahut fiili işleyen kimsenin kâfir olduğuna dair muteber olan şer’i delillerin kesinlik kazanması şarttır. Bu mutlak tekfir olarak isimlendirilir “şunu söyleyen kâfir olur ya da şu fiili işleyen kâfir olur” şeklinde küfür hükmünü belirli şahsa indirgemeden mutlaklaştırmaktır. Yani mutlak tekfir, küfür hükmünü sebebin faili olan şahsa değil sebebe indirgemektir. Şer’i delilde şart koşulan şey onun büyük küfre delalet edişinin kesin olmasıdır. Küfre delalet eden bazı sigalar vardır ki bununla hem küfür hem de bundan daha aşağı olan küçük küfür yahut sk kast edilmiş olabilir. Bu şekilde delaletinde ihtimal bulunan nasslar da kast edilen şeyin belirlenebilmesi için o nass’ ın içindeki yahut başka nasslardaki bu ibareyi anlamaya yardımcı olabilecek işaretlere bakılır.

Örneğin Buhari’ de, İbn-i Abbas’dan şöyle rivayet edilir. Nebi (sas) şöyle dedi:

“Cehennem bana gösterildi, oradakilerin çoğu kadındı, onlar küfrederler “ Denildi ki:

“Allah ‘a mı? Şöyle cevap verdi:

“Kocalarına ve yapılan iyiliği inkâr (küfr) ederler”

Başka bir misal, Rasûlullah’ın: “Müslüman ‘a sövmek fasıklık, onu öldürmek ise küfürdür” ve “Benden sonra birbirinizi öldürerek kâfir olmayın” hadisleridir. Rasûlullah (sas) Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesi ve birbiriyle savaşmalarını küfür olarak isimlendirmiştir. Ancak nasslar, kasıtlı olarak öldüren kişinin şu ayetlerde geçtiği üzere kâfir olmadığına delalet eder.

“Ey iman edenler! Öldürülen kişiler hakkınızda sas üzerinize farz kılındı, hüre karşı hür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi ancak kim kardeşi tarafından bağışlanırsa kendisine örfe uymak ve ona güzellikle diyet ödemek gerekir.” (Bakara: 178)

Ayette, katil ile maktulün velisi arasında bir kardeşlik bağı olduğu bildirilmiştir. Bir birleriyle savaşmaları durumunda ayni şey geçerlidir. Bir birleriyle savaşmaları durumunda aynı şey geçerlidir.

“Mü’minlerden iki taife savaştıklarında…” (Hucurat: 9)

Savaşmalarına rağmen Allah-u Teala onları mü’minler olarak isimlendirilmiştir. Tüm bunlar yukarıdaki hadislerde geçen “küfür” ifadesinin, imanı yok eden küfür olmayıp küçük küfür olduğuna dalalet eder. Küfrü Ekber’e işaret ettiği kat’i olan Şer’i delillere gelince, Allah-u Teala’ nın şu sözü buna örnektir:

“Onlara sarsan, dalmış oyalanıyorduk derler. Deki; Allah’ın ayetleriyle ve Resulü ile mi alay ediyorsunuz? Özür beyan etmeyiniz, siz imanınızdan sonra küfre girdiniz” (Tevbe: 65-66) Ayette imandan sonra küfre girdikleri beyan edilmiştir ki, bu küfür Küfrü Ekber’ dir.

Kur’an da Sünnette belirlilik takısı ile gelen Küfür kelimesi Küfrü Ekberi (büyük küfrü) ifade eder. (El Küfr - El Kâfir - el Küffar - el Kâfirun - El Kevafir gibi...) Çünkü “elif lam” mananın tam olması için, başına geldiği ismin tüm anlamlarını kapsadığını ifade eder. Bu konuda lügatçilerle ilim adamları arasında ihtilaf yoktur. İsim, fil veya mastar olarak gelmesi fark etmeksizin Kur’an da geçen tüm küfür kelimeleri büyük küfrü ifade eder. Çünkü Kur’an lafızları kullanıldığı anlamın en üst manasını ifade eder.

Abdullatif İbn-i Abdurrahman şöyle der;

“Kur’an ve sünnette geçen zulüm, mâsiyet, fısk fücur, dostluk, düşmanlık, rükün (meyletmek), şirk vb. lafızlarla bazen ıstılahı anlamı kast edilir, bazen de sözlük anlamı kastedilebilir. Usulcülere göre asıl olan birincisi, yani ıstılahı anlamıdır. Lâfzî ya da manevi herhangi bir işaret bulunmadan kelimeye ikinci anlam yani sözlük anlamı yüklenemez. Bu ancak nebevi ifade şeklinden yahut sünnetin açıklamasıyla anlaşılabilir.

Allah’ u Teala şöyle demiştir:

“Kendilerine apaçık anlatılabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik” (İbrahim: 4)

Burada dikkat çekilecek önemli bir husus vardır, oda, bir şeyin küfre düşürücü olduğuna hükmetmek için bizzat o şey hakkında küfre düşürücü olduğuna dair bir nassın bulunmasının şart olmadığıdır. Âlimlerin küfür ve riddet konuları arasında saymış oldukları ve hakkında apaçık bir nass bulunmadığı halde küfür olarak isimlendirilmesinde icma edilen meseleler çoktur. Âlimler bunu nassların genel manalarına bakarak çıkarırlar. Örnin Zehebi’ nin Kadı Ebu Yusuf’ tan rivayet etmiş olduğu şu söz meselenin hükmünün net olmadığını açıklar:

“Ebu Hanife’yle altı ay tartıştım. Sonunda “Kur’an mahlûktur” diyen kimsenin kâfir olduğu üzerine görüş birliğine vardık”

Bu konu hakkında, ne kitap ve sünnetten bir nass nede sahabeden nakledilmiş bir söz bulunmadığı için üzerinde uzunca tartışmalar olmuştur. Bu konu içerisinde söz ya da filin ancak bir delille küfür olarak nitelendirilebileceği de kesinlik kazanmıştır.

Bu meselede fırkalar farklı görüşlere ayrılırlar, hariciler büyük günahlar ve küfre götürücü olmayan şeylerle tekfir ederler. Mürcie ise, tam tersi söz ya da fil, hiçbir amelle tekfir etmeyip amelin bizzat kendisinin küfre götürücü olduğunu kabul etmezler. Nass ile kesin belirtilmiş olan ameli işleyenin kâfir olduğu hususunda Ehli Sünnete muvafakat ederler. Ancak hakkında küfür olduğuna dair nass bulunan amelin bizzat kendisinin küfür sebebi olmasından değil, kişinin kalbinde küfür olduğuna delil olmasından dolayı küfür hükmü verileceğini kabul ederler. Böylece hükümde ehli Sünnet ile ittifak ederler ancak bunun açıklamasında ayrılırlar. Gulatı Mürcie ise aşırı sapmış olup “Küfrü Ekber” e işaret ettiği kesin olan şer’i delillerle bile asla tekfir etmezler. Bu görüşe sahip olanları âlimler tekfir etmişlerdir.

Söz ve fille küfür sıfatının verilebilmesi için ikinci şart, söz ya da filin bizzat küfre düşürücü, olduğunun açık olması, yani tekfir konusunda delil edinilen naslarda belirtilen küfre götürme sebebini içeriyor olması gerekmektedir. Örneğin;

“Ey efendim bana yardım et, ihtiyacım gider, düşmanımdan beni kurtar. Yahut rızkımı genişlet... vb. sözler söyleme gibi.

Bu tür sözler, açıkça Allah’tan başkasına dua etme niteliği taşıdığı için küfre düşürücüdür. Zira şer’i deliller Allah’tan başkasına dua edenin kâfir olacağını bildirir.

Yine Kur’an’ ı pisliğe atan bir kimsenin yaptığı bu hareket de aynı şekilde küfre düşürücüdür. Kişi bu hareketi ancak Kur’ an’ ı hafife aldığından dolayı yapar. Allah’ ın ayetlerini hafife alan kişinin küfrü ise kat’i delil ile sabittir. Ancak bir kimse Kur’an’ ı ateşe atarsa, bu filin o kimsenin küfrüne delalet ettiği açık değildir.

Delaleti açık olan amelin karşıtı küfre açıkça delalet etmeyen ve ihtimal taşıyan amellerdir. Bunlar küfür olma ya da olmama ihtimali taşıdığı için “küfte delalet edişi ihtimal taşıyan amellerle tekfir olarak isimlendirilir. Bunlardan kendisi bizzat küfür olmayan fakat küfre yol açan sözler vardır. Bunlara “Sonuca göre tekfir” veya “Sözün gereğince tekfir” denir.

Küfre delil oluşu ihtimal taşıyan amelin açıkça küfre delalet edip etmediğini tayin etmek için birçok şeyin gözden geçirilmesi gereklidir.

Kadı Şihabuddin el-Karafi bu konuda şöyle der: “Durumu açık olan her şey bu duruma zıt veya buna tercih edilebilecek bir şey bulunmadığı sürece dış görünüşüne göredir. Eğer açık bir şey yoksa şer’an geçerli olan tercih şekillerinden herhangi birisinin dışında onda tercih yapma söz konusu olamaz”

Şer’i tercih, neye delalet ettiği ihtimal taşıyan amellerde kastedilen şeyin belirlenebilmesi için tercih yaparken üç şeye bakılır. Bunların hepsi ya da bir kaçı göz önünde bulundurularak tercih yapılır.

1. Failin kastının açığa çıkması,

2. Ameli ile birlikte hal ve tavırlarının neye işaret ettiğine,

3. İhtimal taşıyan sözü söyleyen kişinin ve yöre halkının örf’ünün bilinmesi.

Bu maddeleri şimdi sırasıyla açıklayalım.

 

1. Failin kastının (niyetinin) açığa çıkması

Sözü veya fiili ile neyi kastetmiş olduğu kişiye sorulur. Örneğin, bir kabrin başında sessizce dua eden bir kimse eğer bu kabirdeki kişiyi affetmesi için Allah’a dua ediyorum derse onun yaptığı yanlış bir iş değildir. Eğer bu kabrin başında kabul olunacağını ümit ederek Allah’a dua ediyorum derse, bu küfre götürmeyen bidat bir ameldir. Fakat bu kabirdeki kişiye ihtiyaçlarımı gidermesi için duada ulunuyorum derse bu küfre götürücü bir ameldir. Böylece delil oluşu ihtimal taşıyan amelde kasıt ortaya çıkmış olur. Bu konuda Nevevi şöyle der.

“Eğer bir müftüye ihtimal taşıyan ve bir kısmı küfür sayılmayan sözler söylemiş olan bir kimse hakkında fetva sorulursa söyle demesi gerekir. Bu söyledikleriyle ne kastetmiş olduğu o kişiye sorulur, o kişi neyi amaçlamışsa sorunun cevabı ona göredir.

Yine bu konuda İmam Şafii şöyle der;

 “Açık olmayıp ihtimal taşıyan bir amelde son söz bunu işleyen kimsenin açıklamasıdır.”

 

2. Amel ile birlikte kişinin hal ve tavırlarının neye işaret ettiğine bakılması (Karain-ul Hal)

Örneğin; küfür olma ihtimali taşıyan bir söz söyleyen kimse, bununla küfrü arzulamadığını iddia etse ancak araştırıldığında zındıklarla arkadaşlık yaptığı veya zındıklıkla itham edildiği tespit edilse, işte bu “Karain-ul hal” dır. Buna dayanılarak o kişinin kafa kastetmiş olduğu tercih edilir.

Bu konuda yine şöyle bir örnek verebiliriz. Bir kimse Kur’an’ ı ateşe atsa, bu hareket onun Kur’an’ ı hafife aldığı ihtimali taşıdığı için aynen Kur’an’ ı pisliğe atan bir kimse gibi tekfir edilebilir.

Yine bu hareket Osman Bin Affan’ ın (ra.) yaptığı gibi eskimiş olan rnushafı yok etmek istemiş olabileceği ihtimalini de taşır. Bu da bir Raşit halifenin sünneti olup küfre düşüren bir amel değildir. Kişi kastının bu olduğunu söylerse ancak sonradan mushafın yeni olduğu yahut adamın zındıklıkla itham edildiği ortaya çıksa, bu deliller onun sözünün yalan olduğu, bilakis Kur’an’ ı hafife aldığı için bunu yaptığını açığa çıkarmış olur. İbn-i Recep el Hanbelî, şöyle der. “Halin delil olması, sözün delil olmasından farklı bir durumdur. Çünkü iddianın kabulünde kişinin haline uygun olan kabul, uygun olmayan ise ret edilir ve hükümler başka bir şeye bakılmaksızın buna bağlı olarak verilir.

 

3. Örfe Bakılması

İbn-ul Kayyum; Müftü ile hükümler konusunda şöyle der.

“İkrar iman, vasiyet ve diğer lafız ile ilgili şeylerde o sözleri kullanan halkın anlayışına, örfüne bakmaksızın ve bu kelimelere gerçek manalarından farklı dahi olsa onların kullandıkları manayı yüklemeden fetva vermesi caiz olmaz. Eğer böyle yapmazsa hem kendisi sapar hem de başkalarını saptırır.

 

 

 

KÜFRÜN SEBEPLERİ VE TÜRLERİ ARASINAKİ FARK

Birbirinden ayrılması gereken iki konu var ki, bunları birbirine karıştırmak çeşitli hatalara yol açmaktadır. Bunlar küfrün sebepleri ve küf ün çeşitleridir.

Küfrün Sebepleri

Bunlar, işleyen kimsenin küfrüne hükmetmeye sebep olan şeylerdir. Buda dünyevi hükümde iki şekilde olur, bir üçüncüsü yoktur. Küfre düşüren söz veya küfre düşüren fıil. Fiili terk etmek ve işlemekte buna dâhildir. Eğer kişi kalpte oluşmuş küfreşürücü bir itikat sebebiyle hakiki manada kâfir olmuş ise, bu kimse ancak işleyenin şer’i yolla küfrünü ispatı mümkün kılan söz ya da fiil ile kalbindeki bu itikadın ortaya çıkması sonucunda dünyevi hükümle yargılanabilir. Nitekim ehlisünnet ve diğer mezhepler dünyevi hükümlerin zahire göre verileceği hususunda icma etmişlerdir. Sahibinin durumunu tespit etmeyi mümkün kılan zahiri delil ise kişinin kalbinde olan şey değil, onun sözü ya da fiilidir. Rasûlullah (sas) onun kalbini yarıp baktın? Derken buna dikkat çekmiştir. Yine şöyle buyurur:

“Ben insanların kalplerini araştırmakla ve karınlarını yarmakla emrolunmadı