İslam Akidesi
  Muhakeme Olmakla İlgili Deliller
 

Muhakeme Olmakla İlgili Deliller

 

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere iman ettiğini iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor." (Nisa: 60)

İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:

"Ayette geçen tagut, yahudilerden ismi Ka'b b. Eşref olan bir adamdır. Onlar, aralarındaki ihtitilafın çözülmesi için Allah (c.c) ve rasulünün hükmüne çağrıldıklarında şöyle derlerdi:

"Biz, sizi Ka'b b. Eşref'e muhakeme olmaya çağırırız." Bunun üzerine Allah (c.c):

"Taguta muhakeme olmak istiyorlar."ayetini indirdi." (Taberi Tefsiri, Eddurur Mensur-Suyuti)

İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:

"Bu ayet, bundan daha geneldir. Bu ayet; Kur'an ve sünnetin dışındaki şeylere muhakeme olanları kötülüyor. Ayetteki tagut ise; Kur'an ve sünnete muhalif hükümlerdir. Allah (c.c) işte bu sebeble:

"Taguta muhkeme olmak istiyorlar."buyurmuştur." (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)

İbni Kayyım şöyle dedi:

"Allah (c.c) ve rasulünden başkasının hükmüne tabi olan ve ona muhakeme olan bir kimse, tagutu hakim tayin etmiş ve ona muhakeme olmuştur."(A'lamul Muvakkiin c: 1 s: 50)

Bu ayet; Allah (c.c) ve rasulünün dışında muhakeme olunan anayasa, devlet kanunu, halk, örf, hakim ve kadı gibi şeylerin tagut olduğunu göstermektedir. Allah (c.c) bu gibi şeylerin reddedilmesini emretmiştir. İşte bunlar hüküm tagutu olarak isimlendirilirler.

Daha önce açıklandığı gibi, zahire göre tagut; Allah (c.c)'tan başka ibadet edilen herşeydir. Eğer o şeye, nüsukta ibadet edilirse o şey, ibadet tagutu olur. Şayet ona hüküm ve muhakeme konusunda ibadet edilirse o, hüküm tagutu olmuş olur. Ve eğer ona velayet konusunda ibadet edilirse o, velayet ve tabi olma tagutu olmuş olur.

Yine bu ayet; Allah (c.c) ve rasulü dışındaki şeylere muhakeme olmanın taguta muhakeme olmak ve taguta muhakeme olmanın da ona ibadet ve iman etmek demek olduğunu apaçık göstermektedir. Zira Allah (c.c) ayette şöyle buyuruyor:

"Reddetmeleri emrolunmuşken..."

Taguta muhakeme olmak Allah (c.c)'ı inkar etmek demektir. Zira Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"...indirilenlere iman ettiğini iddia edenler..."İşte böylece bu ayet iman ettiklerini söyleyen kimselerin iman iddiasını iptal etmekte ve onun geçersiz olduğunu ispat etmektedir. Çünkü Allah (c.c) bundan sonraki ayette şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar." (Nisa: 65)

İbni Abbas, İbni Teymiye, İbni Kayyım, Ebu Batin, Süleyman b. Sehman ve başka alimlerin tagutun tarifiyle ilgili sözlerinden apaçık sabit olmuştur ki, Tagut; insanların arasındaki ihtilafı çözmek için Kur'an ve sünnete göre hüküm vermeyen, kendilerine muhakeme olunan hakimlerdir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah'a ve Rasulüne götürün! Bu, netice itibarıyla daha hayırlı ve daha güzeldir." (Nisa: 59)

Allah (c.c) bu ayette; Allah (c.c)'a ve ahiret gününe iman eden kimselerin ihtilaf halinde, o ihtilafı çözmek için Allah (c.c) ve rasulüne götürmeyi, iman etmiş olmanın şartı olarak bildirmiştir. Bu ise; ihtilaf halinde Kur'an ve sünnete başvurmamanın, Allah (c.c)'a ve ahiret gününe imanı iptal ettiğini gösterir. Zira şart kalkarsa, şarta bağlı olan şey de kalkar.

İbni Kesir şöyle dedi:

"Mücahid ve seleften bir kaç kişi, ayette geçen;

"Allah'a ve rasulüne götürün"den kastın; Allah (c.c)'ın kitabını ve rasulünün sünnetini hakem tayin edin demek olduğunu söylemişlerdir. İşte bu, dinin gerek aslında gerekse teferruatında ihtilaf edildiğinde Kur'an ve sünnete başvurmayı gerekli kılan Allah (c.c)'ın bir emridir. Allah (c.c)'ın şu ayette buyurduğu gibi:

"İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah'tır." (Şura: 10)

Kur'an ve sahih sünnetin verdiği hüküm, haktır. Hak-tan başkası ise sapıklıktan başka bir şey değildir.

"Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..."Bu ayet, Kur'an ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah (c.c)'a ve ahiret gününe iman etmediğini göstermektedir."(İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)

Kur'an'da bu manayı ifade eden bir çok ayet vardır. Bu ayetlerin hepsi şunu açıkça ortaya koymaktadır: Büyük olsun küçük olsun, dinin aslından olsun teferruatından olsun, hakkında ihtilaf edilen bir meseleyi çözmek için, Kur'an ve sünnet dışında ister bir anayasa, is-ter bir kanun, ister halk, ister birleşmiş milletlerin kanunu, ister lahey adalet divanı olsun, kendisine muhakeme olunan mercilere baş vuran ve bunlara muhakeme olan kimse namaz kılsa, oruç tutsa ve müslüman olduğunu iddia etse de Allah (c.c)'ı inkar etmiş ve taguta iman etmiş olur.

Bu hükme; halkın çıkardığı veya siyasi partilerin çıkardığı kanunlara muhakeme olan veya seçim yoluyla halka muhakeme olan, kafir demokratik sistemler de girmektedir. Bu mesele zamanımızın en büyük fitnesidir ve insanların çoğu bu fitneye düşmüştür.

Şeyh Abdurrahman b. Hasen şöyle dedi:

"Her kim Allah (c.c)'ın ve rasulünün emrine muhalefet ederek Allah (c.c)'ın indirdiği dışında hükümlerle insanlar arasında hükmeder veya heva heva ve hevesine uyarak tagutun hükmünü isterse işte o kimse, müslüman olduğunu iddia etse bile boynundan İslam dininin halkasını çıkarmıştır. Çünkü Allah (c.c) taguta muhakeme olmak isteyen kişinin iman iddiasını yalanlamış ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:

"Yez'umun" (iddia edenler). Bu kelime genellikle yalan bir şeyi iddia eden kimse hakkında kullanılır. Çünkü bu kimse iddia ettiği şeylere muhalif ve zıd olan şeyleri yapmaktadır."(Fethül Mecid s: 351)

İşte bu anlatılanları bildikten sonra Allah (c.c)'ın dini ve ona bağlı olan muvahhidlerin ne kadar garip olduğunu daha iyi anlarsın. İhtilaf halinde beşeri kanunlara veya birleşmiş milletlerin kanunlarına veya lahey adalet mahkemesine veya halka veya beşeri kanunlarla hüküm veren mahkemelere muhakeme olan buna rağmen imanlı olduğunu iddia eden bir kimse, aslında Allah (c.c)'ı inkar etmiş ve taguta iman etmiştir. Zira Allah (c.c) tagutlara muhakeme olmayı isteyeni bile tekfir etmiştir. Buna göre, taguta muhakeme olan daha çok kafir olur.

Zamanımızda bundan daha kötü olan bir durum da şudur: İlim sahibi olduğunu iddia eden bir takım kimseler, insanlar tagutun mahkemesine başvursunlar diye bu meseleyi süslerler ve onlara bu konuda izin verirler. Bu kimselere göre; bir insan, elinden alınan hakkını ancak bu tagutun mahkemesine başvurarak alabilir. Bu ise onun için bir zarurettir ve bu zaruret sebebiyle tagutun mahkemesine başvurmak caizdir ve gereklidir. İnsanlara da bu şekilde fetva verirler.

Bu insanların akıllarına ne olmuş acaba? İlim adamı olarak geçinen kimseler, tevhid konusunda insanların zır cahili olmalarına rağmen, insanlara fetva vermek için fetva makamına geçmişler! Oysa Allah (c.c) ancak ikrah olduğunda ve kalbi imanla dolu olmak şartıyla küfür işlenebileceğine cevaz vermiş, bunun dışında küfür işleyen kimsenin kafir olacağını bildirmiştir.

Şu iyice bilinsin! İkrah ile zaruret arasında büyük farklar vardır. Buna göre taguta muhakeme olmak, dinin aslını bozan ve alemlerin rabbinin tevhidini ortadan kaldıran bir amel olduğuna göre acaba hangi zaruret taguta muhakemeye izin verir? Ey Allah'ım! Seni iftiradan tenzih ederiz.

Bu, Allah (c.c)'ın dinine yapılan en büyük iftiradır. Zaruret, günahları mübah kılar, küfür ise ancak ikrahı mülci olduğunda işlenebilir.

İkrah:Bir kimseyi istemediği bir şeyi yapmaya ve söyletmeye zorlamaktır. (Fethül Bari c: 12 s: 311)

Hafız İbni Hacer, ikrahı mülcinin dört şartı olduğunu söylemiştir:

1 -Zorlayan kişi söylediğini yapabilecek güçte olmalıdır. Zorlanan kişi ise, zorlayan kişinin vereceği zararın altından kalkabileceği güçte olmamalıdır. Yani, kaçabilecek veya gücüyle karşı koyabilecek durumda olmamalıdır.

2 -Zorlanan kişi, zorlayan kişinin dediğini yapmadığında zorlayan kişinin, tehdidini büyük ihtimalle gerçekleştireceğini düşünmüş olmalıdır.

3 - Zorlayan kişi, kendisiyle korkuttuğu şeyi hemen tatbik edebilecek güç ve istekte olmalıdır. Yani; istediği yapılmadığı taktirde tehdidini hemen, ani olarak uygulayacak güç ve istekte olmalıdır.

4 -Zorlanan kişi, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalı, zorlandığı meselede muhayyer olduğunu, o konuda istekli olduğunu gösterir bir hareket yapmamalıdır. (Fethül bari c: 12 s: 311)

İbni Hacer (r.a) bu şartları zikrederken tehdidin miktarına değinmemiştir. Bu meseleye ise bir başka yerde değinmiştir. İbni Hacer'in ikrahın miktar konusundaki bu zikri, aslında ikrahın beşinci şartı olarak sayılmalıdır ve bu şart; "ikrahın miktarı (ölçüsü)" olarak isimlendirilir.

İbni Hacer şöyle dedi:

"Alimler, ikrahın miktarı konusunda aralarında ihtilaf etmişlerdir. Ölüm, bir uzvun telef olması, şiddetli dayak ve uzun süreli bir hapis konusunda ittifak etmelerine rağmen, az dayak, bir iki gün hapis gibi konularda ihtilaf etmişlerdir..."

İbni Hacer bir başka yerde şöyle dedi:

"İkrahın miktarı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Abd İbnu Humeyd, Ömer b. Hattab (r.a)'dan sahih senedle şöyle bir rivayet zikretmiştir:

"Ömer b. Hattab şöyle dedi:

"Kişi hapisteyken veya bağlı iken veya işkence altında iken nefsinden emin (güvenlik içinde) değildir."

Ömer (r.a)'in bu sözü Şüreyh kanalıyla aynı lafızla zikredilmiştir. Fakat bir fazlalık vardır. Bu fazlalık ise şöyledir:

"Dört şey vardır. Bunların hepsi ikrah sayılır. Hapis, dayak, tehdit ve bağlanmaktır."

İbni Mes'ud (r.a) şöyle demiştir:

"İki kırbaçtan beni kurtaracak bir sözü söyleyerek kurtulacaksam bunu muhakkak söylerdim."

Bu cumhurun görüşüdür." (Fethul Bari c: 12 s: 312-314)

İbni Mesud'un sözünün büyük küfür konusunda söylendiği anlaşılmamalıdır. Zira hiç bir muteber alim bunun büyük küfür için söylendiğini anlamamıştır. Bu sebeble ikrahı; küfür için ikrah, küfür dışındakiler için ikrah olarak ikiye ayırmışlardır.

Hanefi alimleri, ikrahın miktarını şu iki kısma ayırmıştır:

1 - İkrahi Mülci (Tam İkrah): Öldürme tehdidi, el kesme tehdidi veya uzvu sakat bırakmasından veya ölüme sebeb vermesinden korkulan işkence...

2 - Gayri Mülci (Eksik İkrah): Hapis, bağlama, basit dövme gibi.. Yani nefsin zarar görmeyeceği, ölüm tehlikesi olmayan, sakat bırakmayacak olan dayak. (Bedaiussenai-Kasani c: 9 s: 4479)

Hanbeli, Hanefi ve Malikilere göre; büyük küfrün ruhsatı ancak ikrahi mülci ile olur.

Şafii'ye göre; hapis ve bağlanma büyük küfrü işle-mek için ikrah ruhsatı sayılır.(Hanefilerin görüşü; Bedaiussenai c: 9 s: 4493, Malikilerin görüşü; Eşşerhussagir c: 2 s: 548-549, Hanbelilerin görüşü; El Mugni c: 10 s: 107-109, Şafiilerin görüşü; El Mecmu Şerhu'l Muhazzeb Eş-Sirazi c: 18 s: 6-7)

Alimlerin hepsi, ikrah halinde olan kişinin ölümü seçip küfrü söylememesinin, ruhsatı seçmekten daha efdal ve daha büyük sevap olduğunu söylemiştir. (Bu icma Fethul Bari c: 12 s: 317, Kurtubi Tefsiri c: 10 s: 188'de geçmektedir.)

Cumhurun görüşünün delili:

"Kalbi iman ile dolu olduğu halde zorlanan hariç..." (Nahl: 106)ayetinin sebebi nuzülüdür.

Bu ayetin nuzül sebebine göre, kafirler Ammar b. Yasir'i yakalamış, ona çok şiddetli bir işkence yapmışlardı. Daha sonra da ondan küfür söz söylemesini istemişler, o da onların istediklerini söylemişti.

İbni Hacer Nahl 106 ayeti hakkında şöyle dedi:

"Bu ayetin Ammar b. Yasir hakkında indiği bilinmektedir. Bu konudaki rivayet, Ebu Ubeyd b. Muhammed b. Ammar b. Yasir yoluyla gelmiştir.

Muhammed b. Ammar b. Yasir şöyle dedi:

"Müşrikler Ammar'ı yakaladılar ve ona işkence yaptılar. Sonunda kendisinden istediklerinin bir kısmını onlara verdi ve onu serbest bıraktılar. Bunun üzerine Ammar, Rasulullah (s.a.s)'ın yanına gelerek başına gelenleri anlattı. Rasululah (s.a.s) ona:

"Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu. Ammar:

"Şüphesiz imanla mutmain olarak buluyorum" diye cevab verdi. Rasulullah (s.a.s) ona dedi ki:

"Eğer onlar dönerlerse, yaptığını tekrarla!"

Bu rivayet mürsel bir rivayettir. Fakat rivayet edenler, güvenilir kişilerdir. Bu rivayet Taberi'de geçmektedir. Bu hadisi Abdurrezzak, ondan da Abd b. Hamid rivayet etmiştir." (Fethül Bari c: 12 s: 312)

Buhari, İkrah Kitabının, "Dayağı, Öldürülmeyi, Zilleti, Küfüre Tercih Babı"nda üç hadis zikretmiş ve ikrah halinde iken büyük küfür işleme konusundaki miktara işaret etmiştir.

1) Enes (r.a)'den Rasulullah (s.a.s)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Üç şey vardır ki, bu şeyler kimde bulunursa imanın güzel tadını tatmış olur... Bunlardan bir tanesi de ateşe atılacakmışcasına tekrar küfre dönmekten korkmaktır(küfrü sevmemektir)."

Bu hadiste tekrar küfre dönmenin ateşe girmek gibi olduğuna işaret vardır. Bu ise helak olmak demektir. Bu durumda; nefsin yok olması söz konusu olduğunda küfre ruhsat verilir. İşte bu, cumhurun görüşüdür.

2) Said b. Zeyd (r.a) şöyle demiştir:

"Müslüman olduğum için Ömer (r.a), İslam'dan dönmem için beni bağladı."

Bu hadise göre; Ömer (r.a) müslüman olmadan önce Said İbni Zeyd'i İslam'dan dönmesi için bağlamıştır. Bu hadis; bağlanmanın, İslam'dan dönmek için bir ruhsat olmadığını göstermektedir. Bu ise Şafii'nin görüşüne karşı bir reddiyedir. Çünkü Şafiiler hapis ve bağlanmayı ikrahtan sayarlar.

3) Habbab (r.a)'dan Rasulullah (s.a.s)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Sizden öncekilerden bir adam getirilir, yerde onun için bir çukur açılır ve o çukura atılırdı. Sonra da bir testere getirilir ve onunla başı ikiye ayrılırdı. Demir taraklarla da eti kemiğinden sıyrılırdı. Buna rağmen yine de dininden dönmezdi."

Rasulullah (s.a.s) bu hadiste; öldürülmeyi ve işkence çekmeyi küfüre tercih edenleri övmektedir. Buhari bu hadisi zikrederek ikrah altında ölümü seçmenin daha faziletli ve efdal olduğuna işaret etmiştir. Bu da bütün alimlerin hakkında icma ettiği bir görüştür.

 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Toplam 140429 ziyaretçikişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
islamakidesi.tr.gg