İslam Akidesi
  TARİKATTA RABITA ve NAKŞİBENDİLİK
 

TARİKATTA RABITA ve NAKŞİBENDİLİK

Râbıta nedir / Şartları ve uygulanışı / Kaynağı / Tarihçesi / Râbıta-Meditasyon-Yoga / Tasavvuf / Tarikat / Nakşibendîlik / Şeyh-Mürit ilişkisi / Seyrusülûk / Fenâfillâh- Nirvana /Tamamlayıcı bilgiler.

Rabıtâ:


Müridi şartlı refleksle şeyhe bağlamak ve onu şeyhin emrinde otomatik bir aygıt haline getirmek için belli şartlarla tekrarlanan bir tarikat uygulamasıdır. Belli zamanı ve uygulanış biçimi vardır.

(Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik s. 17-25 Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000.)



Râbıtanın şartları ve uygulanışı.

Râbıtanın şartları ondur:

1. İnâbeli olmak:

Yani bir Nakşibendî şeyhine bağlanmak ve mürit sıfatını kazanmak.

Nakşibendî Tarikatı, örgütlenmeye en çok önem veren bir mistik akımdır. Tarih boyunca kaydettiği gelişmesini ve yaygınlaşmasını sıkı ve disiplinli örgütlenmeye borçludur. Tarikatın ilk ve en önemli kuralı şeyhe mal ve canla teslim olmak emir ve talimatını kayıtsız, şartsız ve itirazsız şekilde yerine getirmektir. Bunu peşin olarak kabul etmeyen zaten bu tarikata alınmaz. Bu örgüte mürid sıfatıyla giren her kes sıkı bir şekilde izlenir. Davranışlarında tarikat kurallarına aykırı en ufak bir hareket tespit edilirse (uzaklaştırılmasından zarar gelmeyeceğine inanıldığı taktirde) tard edilir, aksi halde başka şekilde kullanılır!

2. Aptesli olmak:

Bu şart râbıtaya, İslâm'a ait bir uygulama süsü vermek için öngörülmüştür. Çünkü ileride de görüleceği üzere râbıtanın kaynağı İslâm değildir.

3. Kapıyı kitlemek:

İslâm'da ibadetin gizli yapılmaması gerekir. Özellikle eğitici etki yapacağından farzların açık şekilde yapılması zorunludur. Çünkü İslâm bir cami ve mezarlık dini değildir. Sosyal ve toplumsal disiplinlere sahip bir yaşam ve yönetim biçimidir. Cami pencerelerine buzlu cam takılmasından amaç, içerideki görüntüyü gizlemek değil, tam tersine dışarıdaki görüntünün içeriye yansımasına ve namazdakilerin dikkatini dağıtmasına engel olmaktır.

Dolayısıyla rabıta yaparken tarikatçıların kapıyı kilitlemesi, Tarikat liderlerinin vaktiyle bir takım gizli ve tehlikeli amaçlar güttüğünü, bu maksatlarla yapılan toplantılara ibadet süsü verdiklerini akla getirmektedir
.

4. Ortamı karartmak.

Gerek rabıta sırasında, gerekse Hatm-i Khuwajegân ve tevccüh ayinleri sırasında ışıkların söndürülmesi olayı da yine yukarıdaki noktayı hatırlatmaktadır.

5. Ters teverruk oturuşu ile oturmak.

Bu oturuş şekli, Buduzm'in teorisyenlerinden Rahip Patanjali'nin Sutralar adlı kitabında yoga için ön gördüğü oturuş biçimlerinden adapte edilmiştir. Meselenin içyüzünü gizlemek için biraz değiştirilmiştir.

6. Gözleri yummak.

Gözleri yummak da yine Budizm'in yogasından alınmıştır. Amaç şeyhin silueti üzerinde zihni yoğunlaştırmaktır.

7. Nefesi kontrol altına almak.

Bu kural da yine yogadan alınmıştır. Bundun maksat, konsantrasyonu sağlamaktır.

8. Sabit ve hareketsiz durmak

Aynı şekilde bu kural da yine yogadan alınmadır. Konsantrasyonu kolaylaştırmak içindir.

9. Mürşidin şeklini zihinde canlandırmak.

Bu da yogadan alınmıştır. Şartlı refleks eğitimine yönelik bir uygulamadır.

10. Mürşidin rûhâniyetinden yardım dilemek.

Bu ise tarikatın politeist felsefesinden kaynaklanan bir fantezidir. Rabıtayı tamamlayıcı bir özellik taşır.

(Bkz. Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik s. 26-31 Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000).

Kaynağı:

Nakşibendi râbıtası, tarikatın bütün temel ilkeleri gibi Hint kaynaklıdır ve Budizm'den alınmadır. Râbıta sözcüğü Arapça olduğu için, bu meselenin içyüzünü bilmeyenleri yanıltmaktadır. Aslında bu tarikatın bütün kavramları kısmen Arapça, kısmen de Farsça'dır. Çoğu, Rahip Patanjali'nin Sutralar'ından alınan ve hile ya da adaptasyon sonucu Arapça ve Farsça kelimelerle sembolize edilen bu kavramlar, tarih, antropoloji, evrim ve yozlaşma gerçekleri hakkında bilimsel malumattan yoksun yığınlar için son derece yanıltıcı olmuştur.

(Bkz. Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik s. 257-274 Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000)


Tarihçesi:

Nakşibendilerin ilk yazılı kaynağı olan Raşahât adlı kitaba bakılacak olursa rabıta kelimesini ilk kez telaffuz eden Yakub-i Çarkhî adlı ruhanîdir. Bu şahıs Gazneli bir Türktür ve milâdî 1444'te ölmüştür. Onun çağdaşı olan Raşahat'ın yazarı Ali bin Hüseyn el-Vaiz, Farsça yazdığı eserinin (Osmanlıca'ya çevrilmiş tercümesinin) 354 üncü sayfasında birkaç kelime ile bu konuya dokunmaktadır. Ancak bu çok kısa değinmeden, rabıtanın o dönemde ne anlama geldiği ve nasıl uygulandığı hakkında hiçbir şey anlaşılmamaktadır. Aslında bu sembolik sözler, rabıtanın o tarihlerde henüz tarikatın bir kuralı haline gelmekten çok uzak olduğunu ve sade bir düşünceden öteye gitmediğini göstermektedir. Buna, rabıta sürecinin ilk aşaması demek doğru olur.

Nakşilik tarihinde rabıtadan belgesel olarak söz eden ikinci şahıs Tacuddîn bin Zekeriyya el-Hindî'dir. Hintli olan bu kişi, bir süre Mekke'de kalmış, milâdî 1641'de orada ölmüş ve tarikat hakkında Arapça iki kitap bırakmıştır. Bunlardan biri Risâle-i Tajiyye'dir; ikincisi de Âdab'ul-Meshikhati wa'l-Muridîn'dir. Her iki kitapçıkta da rabıtadan söz etmiş ve en azından onu, «Şeyhin şeklini zihinde canlandırmaktır» diye tanımlamıştır. Bu da rabıta sürecinin ikinci aşamasıdır.

Tacuddin'in ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra Halid Bağdadî adında bir Nakşibendi şeyhi rabıtayı ele almış ve onu bu tarikatın önemli bir kuralı haline getirmiştir. Bu kişi, rabıtaya ilişkin olarak yukarıda sıralanan şartları koymuş ve bu kural için bir de uygulama şekli belirlemiştir. Bu da rabıta sürecinin üçüncü ve şimdiye kadarki son aşamasıdır. Halid Bağdadî'nin 1826 yılında öldüğüne bakılacak olursa işbu rabıta meselesinin, 1444 ile 1826 yılları arasında 382 yıllık bir süre boyunca üç aşamada pişirilerek Nakşibendilere hazmettirildiği açıkça anlaşılmaktadır.


Râbıta-Meditasyon-Yoga:

Rabıtayı, kısa da olsa yukarıda tanımlamıştık. Meditasyon sözcüğü ise Avrupa kaynaklıdır ve "bilinçli düşünme" anlamına gelmektedir. Yoga'ya gelince bu terim, Budizm'le ilgili kaynaklarda «Allah'la birleşme amacına yönelik bir zihinsel eğitim» olarak tanımlanmıştır. Bu üç terim arasındaki ilgiler araştırıldığında rabıtanın yoga'dan ilham alınarak düzenlenmiş bir meditasyon biçimi olduğu anlaşılmaktadır.

(Bkz. Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik s. 257-274 Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000)

Tasavvuf:

Tasavvuf sözcüğü, ne Arapça'dır; ne İslâm kaynaklıdır; ne Kur'an-ı Kerim'de, ne de hadis-i şeriflerde geçmektedir. Bu gerçekler bile tasavvufun İslâm'a her bakımdan ne kadar yabancı olduğunu anlatmaya yeter.

Tasavvuf kelimesi, Yunanca «Theosophie=Teozofi» den alınmış, zaman içinde gevelenerek sözde (felsefe kelimesi gibi) Arapçalaştırılmıştır. Çünkü felsefe sözcüğü de orijin bakımından Yunancadır ve batı dillerinde (fr.) philosophie veya (İng.) philosophy (filozofi) şeklinde yazılır. İşte Theosophie kelimesi böyle bir evrime uğrayarak bu fonetikle işlenmiş ve İslâm literatürüne çöküş sürecinde yerleştirilmiştir. Buna rağmen tasavvuf kelimesinin, (Arapça yün anlamına gelen) sûf'tan; (arılık anlamına gelen) safwet'ten; ya da «Ashab-ı Suffe» den geldiği, ısrarla ileri sürülmüştür. Bu iddiaların üçü de temelsizdir.

Görüldüğü üzere gerek kaynak bakımından, gerekse lenguistik yönden İslâm'a bu derece uzak olan tasavvuf, felsefe olarak da İslâm'a ilişkin hiçbir özellik taşımamaktadır
.

Felsefe olarak:

1.
Tasavvuf pasif ve metitativdir.

İslâm ise aktif ve aksiyonerdir.

2.
Tasavvuf sırf ruhânîdir.

İslâm ise hem ruhânî hem de seküler cephelere sahiptir. Ancak her iki yönü ile de rabbânîdir
.

3.
Tasavvuf Allah'ı her şeyin özü ve ruhu; her şeyi de Allah'ın bir parçası olarak görür.

İslâm ise Allah'ı tüm kâinâtın dışında; ancak bütün varlıkların tek, eşsiz, benzersiz, başlangıçsız, sonsuz, eksiksiz, aşkın ve yetkin yaratıcısı sıfatlarıyla bir «Zât-ı Ece-i Âlâ» olarak tanımlar.

4.
Tasavvuf, «marifetullah» idealine dayanır. Bu ise Allah'ın zatını keşfetmek, O'nu bulmak ve O'nda eriyip sonsuzlaşmak ve ölümsüzleşmek demektir. Bu idealin Kitap ve sünnette yeri yoktur.

İslâm'daki ideal ise «İbadetullah» tır. Yani Allah'a iman, teslimiyet ve içtenlikle kulluktur.

(Bk. Kur'an-ı Kerim, Zariyât/56)

Bütün bu gerçekler, tasavvufun kesinlikle İslâm'dan tamamen ayrı bir felsefe ve düşünce olduğunu; bu felsefeye dayandırılan her tarikatın da İslâm'dan bağımsız birer din olduğunu çok berrak şekilde kanıtlamaktadır.

(Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik s. 203-215 Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000)

Tarikat:

«Tarik», yol anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Sonuna eklenen dişilik takısı ile «Tarikat» biçiminde kullanılan bu sözcüğe özel anlamlar yüklenmiştir.

«Bir yol», ya da «Yollardan biri» demek olan «Tarikat» terimi tasavvufla, yani mistisizmle sıkı ilişkilidir. İslâm'la hiçbir bağı bulunmayan mistik düşünce, bütün tarikatların felsefesini oluşturmaktadır. Böylece tarih boyunca tarikat adı altında peydahlanmış örgütlerle İslâm arasında hiçbir bağ bulunmadığı sonucunu çıkarmak mümkündür.

Başta Yesevîlik ve Nakşiberdîlik olmak üzere, örneğin: Kadiriyye, Rufaiyye, Şazeliyye, Bayramiyye, Halvetiyye, Rûşeniyye, Gülşeniyye, Sümbüliyye, Şemsiyye, Ahmediyye, Cemâliyye, Bahşiyye, Uşşakiyye, Cerrahiyye, Demirtaşiyye, Deridaşiyye, Sezaiyye, Aliyye, Buhuriyye, Bekriyye, Burhaniyye, Cahidiyye, Çerkeşiyye, Dürdüriyye, Karabaşiyye, Kemaliyye, Mısriyye, Muslihiyye, Nasuhiyye, Ramazaniyye, Raufiyye, Salâhiyye, Semâniyye, Sivâsiyye, Sinâniyye, Zühriyye, Haliliyye, İbrahimiyye, Hafniyye, Hulviyye, Feyziyye, Cihangiriyye, Hayatiyye, Bektaşiyye ve Biberiyye, gibi tarih boyunca kurulmuş olan tarikatlararın faaliyetleri sonucu, İslâm hayat nizamı -kelimenin tam anlamıyla- felce uğratılmıştır!

Bugün dünya Müslümanlarının uğradığı çöküş ve felâketlerin temelinde bu örgütlerin büyük etkisi vardır. Dolayısıyla bu etkilerden, gelecek kuşakları koruyabilmek için Müslümanlar, tasavvuf ve tarikatlar hakkında belgesel, güvenilir ve ayrıntılı bilgilere ulaşmak zorundadırlar. Araştırmacı-Yazar Ferit AYDIN 23 yıl boyunca yaptığı çalışmalarla «Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik» adı altında işte bu önemli sorunu aydınlatmış ve yakaladığı gerçekleri kanıtlarıyla birlikte okuyucuya sunmuştur.

(Bkz. Ferit AYDIN, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik Süleymaniye Vakfı yayınları İst-2000)

Nakşibendilik:

Yukarıda sadece birkaçının adı geçen tarikatlar arasında özellikle Nakşîlik Türkler arasında en çok yayılıp tutunmuş, bir tarikattır. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Birincisi ve belki de en önemlisi bu tarikatın Türk-İslâm modeli olarak algılanmış olmasıdır. Çünkü bu mistik akmın geçmişi, her ne kadar Hz. Ebubekr'e dayandırılıyor ise de, gerçekte bugünkü adını bile 1389'da Buhara'da ölen Muhammed Bahauddîn Buharî'den çok sonra almıştır. Yani kurucusu olduğu iddia edilen Muhammed Buharî'nin bile bu tarikatı Nakşibendîlik adı altında organize ettiğine ilişkin hiçbir kanıt ve belge yoktur. Hatta ve hatta Muhammed Buharî'ye Şah-ı Nakşibend unvanı bile onun ölümünden çok sonra verilmiştir.

Bu örgütün sekiz maddelik ilk temel kurallarını koyduğu ileri sürülen ve milâdî 1179'da Buhara'da ölen Abdulkhalıq Gonjduwanî'nin, yaşadığı dönemden günümüze dek geçen yaklaşık 800 yıl boyunca Nakşibendî Tarikatı'nın macerası ilginç gelişmelerle sürmüştür. İlhamını asla İslâm'dan almamış olan, tam tersine çeşitli dönemlerde daha çok Budizm'den beslenerek İslâm'a ve Müslümanlara karşı tehlikeli ivmeler kazanan bu tarikat, günümüzde önemli bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Özellikle Khatm-i Khuwajegân ayini ve râbıta gibi şartlandırıcı meditativ uygulamalarıyla bu akım, günümüzde İslâm'dan dolaylı kaçışın ve fanatizmin ürkütücü kaynağı durumundadır.

Bu tarikatın en tehlikeli yanı, onun dış görüntüsüyle oynadığı yanıltıcı roldür. Örneğin alkoliklerin, stres altında bunalan insanların ve çeşitli ruhsal sorunlarla boğuşanların Nakşibendî tekkelerinde, keramet masallarıyla rehabilite edilmeleri bu tarikatın lehinde etkili reklâm ve propaganda yerine geçmektedir. Keza bu tarikatın yayıcıları tarafından iman, ibadet ve ahlâk konularında her gün vaaz kürsülerinde yapılan ateşli konuşmalar, bu örgütün içyüzünden habersiz sıradan yığınları derinden etkilemektedir. İlginçtir ki bu tarikata giren kalabalıklar arasında hemen hiç kimse Nakşibendiliğin ilham kaynağını, tarihi serüvenini, İslâm'dan saptırıcı gizli kurallarını ve karanlık felsefesini bilmemektedir. Bu tarikat, günümüzde Amerika, Kanada ve çeşitli Avrupa ülkelerinde interrnet ve medya aracılığıyla propagandalarını yoğunlaştırarak adeta bir beyin yıkama makinesi haline gelmiştir.

Nakşibendî Tarikatı'nın, işte bu gizli yönlerini Araştırmacı-Yazar Ferit AYDIN, yıllarca süren çalışmalarının bir ürünü olarak «Tarikatta râbıta ve Nakşibendîlik»adlı eseriyle gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır.


Şeyh-Mürit ilişkisi:

Nakşibendîlikte bağlılık, içtenlik ve fedakârlık tarikat ahlâkının özünü ve temelini oluşturur. Bu nedenle şeyh-mürit ilişkisi çok sağlam kurallara bağlanmıştır.

Müridin şeyhe canfedâ bir şekilde bağlanmasını sağlayan kuralların başında râbıta gelir. Müritlik sıfatını kazanan kişiye sürekli şekilde rabıta yaptırılır. Bilindiği üzere rabıtanın en önemli şartı, şeyhin şeklini zihinde canlandırmak ve sanal alemde hep onunla yaşamaktır. Bu arada rabıta dışında, şeyhin gözde adamları tarafından müritlere sürekli olarak onun «keşif ve kerametleri, manevi üstünlükleri, yüce ahlâkı ve Allah katındaki mertebesi» hakkında açıklamalar yapılır. Bu telkinler ve anlatımlar o kadar sürekli ve etkilidir ki sohbetler esnasında bazı müritler dayanamayarak baygınlık geçirir, bazıları acaip sesler çıkarır; örneğin havlar, miyavlar ya da kişnerler; bazıları ise dam, teras ve balkonlardan kendilerini aşağı atarlar. Buna da tarikat dilinde «cezbeye kapılmak» denir.

Mürit uzun süre bu telkinler altında artık şeyhin bir kulu ve kölesi haline gelir. Bu yüzden bazı müritlerin özel ve gizli sohbetlerde arkadaşlarına «Ben şeyhimi Allah'tan daha çok severim» dediği nadir olaylardan değildir. Bu da Nakşibendilikte şeyh-mürit ilişkisi hakkında bir fikir vermesi bakımından yeterlidir!

Seyrusülûk:

«Seyr», Arapça bir sözcüktür; yürümek, yol almak demektir. «Sülûk»da Arapçadır ve bir yolu izlemek anlamına gelir.

Tarikat, belli amaçlara dayalı bir yol olduğu için bu yolu izleyecek kişiye yaptırılan özel eğitim, bu isim altında kurumlaştırılmıştır. Nakşîlik'te «Seyr-u sülûk» diye adlandırılan eğitim şekli, tarikatın karmaşık birtakım kurallarının uygulamasından oluşur.

Tarikat, örgütsel yapısını korumak ve teşkilâta nitelikli eleman yetiştirmek için özel bir eğitim sistemi geliştirmiştir. Bu sistemin Budizm'den adapte edilmiş önemli disiplinleri vardır. «Seyr-u sülûk», işte bu disiplinlerin uygulamasına denir.

Nakşibendî Tarikatı'nın on bir temel kuralı vardır. Bu kurallar, çoğu Farsça'dan seçilmiş şu terimlerle ifade edilir:

1.
Hûş der dem

2.
Nazar ber kadem

3.
Sefer der Vatan

4.
Khalvet der encumen

5.
Yâd kerd

6.
Bâz geşt

7.
Nigâh daşt

8.
Yâd daşt

9.
Vukûf-i zamanî

10.
Vukûf-i adedî

11.
Vukûf-i Kalbî

Örgütün önemli kademelerinde görevlendirilecek kişiler, işte bu kurallarla öngörülen yarı gizli bir eğitim sisteminden geçirilerek hazırlanırlar. Yani tarikata her giren kişiye hele sıradan kimselere «Seyr-u sülûk» yaptırılmaz. Eğitimsiz mürit takımından olanlara «wird» adı altında birtakım şartlandırıcı zikirler verilir; transa geçmeleri için onlara rabıta yaptırılır. Bununla birlikte Khatm-i Khuwajegân ayinine de alınırlar. Ancak postnişîn ve halife adaylarına yaptırılan «Seyr-u sülûk», bu sıradan kalabalıklara yaptırılmaz.

Eğitimsiz mürit yığınlarının sayıca fazla olması sadece stratejik açıdan önemlidir. Örgütün fazla insan gücüne sahip olması çeşitli hedeflerin gerçekleştirilmesi yanında gövde gösterisi ve propaganda için de önem taşır.


Fenafillâh-Nirvana:

«Fenâfillâh» tabiri, «Vahdet-i vücut» olarak bilinen ve helenistik dönemden beri çeşitli din ve felsefeye temel oluşturan politeist doktrinlere ait bir argümandır. Birçok tarikatta olduğu gibi Nakşibendilikte de «Seyr-u sülûk» denen «manevi yolculuğun son durağıdır.» Nakşibendilere göre evliyalık mertebelerinden birine sahip olmuş kişinin zaman içinde yücelerek Allah ile birleşip O'nun (haşa!) zatında erimesiyle ulaştığı en üst zirvedir.

 





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: yunus başol( yunus.basolhotmail.com ), 10.04.2011, 15:10 (UTC):
Güzel bir açıklama



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Toplam 132498 ziyaretçikişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
islamakidesi.tr.gg